Dün, Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın, 'Tom, Dick ve Harry' adlı oyununu Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda izledim. Eskişehir Şehir Tiyatroları'nın bilet fiyatları 5-7 TL aralığında. Aynı kurum daha önce 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü' oyunu ile DT Cevahir sahnesine geldiğinde de, ücret tarifesi yine yukarıda belirttiğim şekilde idi.
Kurumun yeni oyunu 'Ağır Roman', Mart ayında Zorlu PSM'ye geliyormuş. Bilet fiyatları ise 40 - 60 TL arasında değişiyor. Kurumun diğer yapımlarına göre tek fark, oyunun oynandığı yer. Bakırköy'de ya da Devlet Tiyatroları'nın herhangi bir sahnesinde oynandığında 7-5 TL olan ücretler, Zorlu'da oynandığı zaman 40-60 TL olarak seyirciye sunuluyor. Bu nasıl bir çifte standart? Aynı şey Lüküs Hayat'ta da olmuştu. (O da Zorlu'da oynadı)
Kurumun açıklamış olduğu bilet fiyatı ne ise, her zaman o fiyat üzerinden bilet satılmalı. Normal olanı bu. Siz hiç, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın herhangi bir oyununun Harbiye'de 10, Fatih'te 8, Kadıköy'de 5 liraya oynandığına şahit oldunuz mu? Eğer mesele mekan ise, Zorlu PSM'de oynamayın. Başka bir salonda oynayabiliyorsanız (örnekleri yukarıda), yine orada oynayabilirsiniz demektir.
Zorlu ile olan şeyler saymakla bitmez. Müşterek Tiyatro'nun bir oyunu olan '39 Basamak' için belirlenen bilet fiyatları tam 60, öğrenci 40 TL şeklinde. Bu bir özel tiyatro. Bilet fiyatlarının böyle olması normal karşılanabilir. Anormal olan kısım, öğrenci biletlerinin sadece balkondan veriliyor oluşu. Yani kişi öğrenci ise ve oyunu parterden (aşağıdan) seyretmek istiyorsa tam ücret (60 TL) ödemek zorunda. Bunun mantığını bana kimse anlatamaz. İnternet satışı da sadece tam bilete yönelik. Üstüne eklenen katkı paylarını saymıyorum bile... Ey Biletix duy beni!
Müşteri memnuniyeti denen şey, belli ki buralara uğramamış. Yazık, çok yazık. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi hepiniz için açık!
Ege KÜÇÜKKİPER
29 Şubat 2016 Pazartesi
21 Şubat 2016 Pazar
Çehov Üzerine Seçtiklerim
İlk oyunu 'Öksüzler' (Platonov) imiş. Oyun 226 sayfalık 11
defterden oluşuyormuş. Kız kardeşi arşivi düzenlerken
bulmuş. (1877) İlk kez Berlin'de 1928'de oynanmış.
Lise mezuniyet sınavında edebiyat kompozisyonu için 4 saat
55 dakika harcayarak 4 almış. (10 üzerinden)
İvanov'u 10 günde yazmış. Aynı yıl (1877) 1 saat 5 dakikalık
bir sürede 'Son Şarkı' adlı bir oyun yazmış. Sahne süresi
20 dk. imiş. Kalhas diye biliniyormuş.
Yazılışından 100 yıl sonra 1977'de Nikita Mihalkov, oyunu
'Mekanik Piyano İçin Tamamlanmamış Piyes' adı altında
filme almış.
En sevmediği oyunu Orman Cini imiş. Martı'yı 8 günde
yazmış.
Ağaçlara 'yeşil oğullarım' dermiş.
Yol ve mektep yaptırmış. Zor durumdaki besteci, müzisyen
ve edebiyatçılara yardım edermiş.
Arşivcilik yönü varmış. En sevdiği noktalama işareti (...) üç
nokta imiş. Provalara (rejiye) çok sık müdahale edermiş.
82 gün Sibirya'da pranga mahkumları ile konuşmuş.
Siyasiler ile konuşmak yasakmış ama gizli gizli görüşmenin
yolunu bulmuş.
Gençliğinde kendini 'köle' olarak tanımlamış. "Şu delikanlı
içindeki köleyi bastırarak, damla damla söküp atar.
Günlerden bir gün, sabahleyin uyandığında hisseder ki,
damarlarında akan kan artık köle kanı değil, gerçek insan
kanıdır." (1889)
Meyerhold, Çehov'un Bir Evlenme Teklifi, Ayı ve Jübile
adlı kısa oyunlarını birleştirip adına '33 Baygınlık' demiş.
Nedeni, üç oyunda toplam 33 kez bayılma sahnesinin oluşu
imiş.
Üç Kız Kardeş oyunundaki Tuzenbah karakterini
Meyerhold'a adamış. Tuzenbah: "Bugün kahve içmedim,
söyler misin kahve pişirsinler..." (gider) Meyerhold da tam
tutuklanıp evden giderken buna çok benzer bir cümle
kurmuş.
Üç Kız Kardeş'te, kız kardeşleri, Perm'de yaşayan üç aydın
kadından (Ottilya, Margarita, Evelina) ilham alarak
oluşturmuş. Onlar, Perm'deki ilk özel okulun
kurucularıymışlar. (Zamanında Perm'e gitmiş)
Vişne Bahçesi'nde, Ranevskaya karakterini 'genç işi
kıyafetlerden hoşlanan yaşlı bir libarek kadın' olarak hayal
etmiş. Uşak Firs'i ise 'para biriktiren ve biriktirdiği paraları
oyuncak arabada saklayan bir adam' olarak düşünmüş.
Gayev'i de bir kolu olmayan amatör bilardocu olarak...
Stanislavski, Çehov'un hastalığında, yazlığını ona bırakmış
ve Çehov bir sabah çok erken saatte ev halkının treni
karşılamak için atlı arabalar hazırladığını ve bundan doğan
telaşı görmüş. Böylece Vişne Bahçesi'nin o meşhur
sahnesi doğmuş. Yazlıkta evin demirbaşı olan Dunyaşa
adında bir hizmetçi varmış. Çehov karakterin adını
değiştirmeden oyununa almış.
Stanislavski, Çehov'un her istediği yerine getirilsin diye
'kendi yardımcılarını da getirebileceklerinin ama
Dunyaşa'nın her işi halledebileceğinin' altını çizmiş. (Oyunu
düşünün) Stanislavski'nin annesi 'büyük çocuk' gibiymiş.
Tıpkı Çehov'un Ranevskaya'sı gibi. Karakteri yaşlı olarak
düşünmesi de bundan kaynaklı...
Yine yazlıkta çok yaşlı bir dadı varmış ve bu dadı bir süre
sonra çalışamayacak duruma gelmiş. Sadece dinlenirmiş.
Tıpkı Firs gibi çok sadıkmış. 1861'de 'Köylülere Özgürlük
Yasası' çıktığında dadı ailede kalmayı tercih etmiş. Çünkü
Firs gibi gidecek bir yeri yokmuş. Kaldığı evde ölmüş...
Çehov, Vişne Bahçesi'nin bir temsilinde, ölmesine birkaç
gün kala, birkaç kişinin yardımıyla, oyunun oynandığı salona
gelmiş. O sırada 4. perde başlamak üzereymiş ve şöyle
demiş: "Hadi gidelim, gidelim de bizimkilerin Vişne
Bahçesi'ne nasıl veda ettiğini izleyelim, ağaçları nasıl
baltaladıklarını dinleyelim..." (Bir nevi kendi vedası)
Tolstoy (o dönem 'Canlı Ceset' adında bir oyun yazarken):
Vanya Dayı'yı izlemeye gittim ve öfkelendim. Ceset'i
yazmak istedim, özetini yazıverdim.
Mir Boji Dergisi: "Asilzade kültürünün çöküşü, Çehov'un
kehaneti oldu."
Moskova Sanat Tiyatrosu: "Bizim kaderimiz artık Çehov'a
bağlı."
Çehov'dan 70 Not
Başkalarının günahlarıyla kutsallığı elde edemezsiniz.
Hayır, bu kötü ruha ben bir şey yapmadım, o bana yaptı.
Korktukları insanlara yaranmaya çalışırlar.
İdealizmin sonu geldi, o, yerini rubleye verir.
Karşılaştığın ne olursa olsun, bunlara kaçınılmaz ilk
ihtiyaç gibi yaklaşma.
Dünya iyidir, iyi olmayan tek şey var: Bizler.
İyi görgü kuralları, masa örtüsüne sos dökmemekte özen
göstermek değil, başkası masa örtüsüne sos kabını
devirirken, görmemezlikten gelmek demektir.
Yaşamdaki mutluluk ve neşe, ne mutluluk ne de aşkla olur,
sadece doğrularla ve hakikatle.
İnsanlar, aşçı kadının çöplüğüne attığı yemek kalıntıları ve
kemikleri yemezler. Ahmaklar!
Uygarlık ve medeniyet diye adlandırılan merdivenden
çıkın, bunu size bütün içtenliğimle tavsiye ediyorum, ama
nereye gidiyorsunuz doğrusu bilmiyorum. Bir merdiven
için bunu yapmaya değmez.
Milli çarpım cetveli olmadığı gibi, milli bilim dalı da yok,
milli olan ne varsa ona bilim denmez.
Dostlarınızı adaletsiz yolla zengin olanlardan seçin. Böyle
denmiş, evet, çünkü adaletli yolla zengin olmak mümkün
değil.
Yalnız insanlar, restoran ve hamama muhabbet etmek için
giderler.
Eskiden, tuhaf insanlar ona hasta gibi geliyordu, şimdiyse
bunu normal hal gibi kabul ediyor, yani tuhaf biri olmayı.
Yapılan işler amaçlarıyla belirlenir, o işe devasa denir ki
amacı devasa olsun.
Haşarat, bit bitki yer, yalan da kalbi yer.
İki eşli adam: Biri Petersburg'ta, diğeri Kerç'te. Sürekli
kavga, dalaş, tehditler, telgraflar. Adamı neredeyse
intihara sürükleyeceklerdi. Nihayet çareyi buldu: İki eşini
aynı eve yerleştirdi. Onlar şaşkınlık içindeler, taş kesildiler,
donakaldılar. Sustular, ne bir ses ne bir seda.
İnsan ne kadar kültürlüyse, bir o kadar bedbahttır.
Bir delikanlı edebiyat delisi, edebiyatçı olmayı hayal
ediyor, bu konuda babasına mektup yazıyor. Nihayet işini
gücünü bırakıp Petersburg'a gidiyor, kendini edebiyata
adıyor. Sansür memuru oluyor.
Ahlaksızlık, insanlık ile birlikte doğar.
Kılıflı adam, galoş, kılıklı şemsiye, kılıflı saat, kılıflı bıçak.
Tabutta yattığı zaman gülümsüyordu: galiba idealini
bulmuştu.
Ağa mujiğe: Şayet içkiyi bırakmazsan, senden nefret
edeceğim. Evdekiler: Ne dedi ağa? Diyor ki, senden nefret
edeceğim. Evdekiler çok mutlular.
Merhametle, tatlılıkla başarılı olamayan, sertlikle de hiçbir
şey yapamaz.
İnsana sadece ve sadece 3 arşın toprak gerekir. İnsana
değil, cesede. İnsana dünya gerekir.
Kadın sanatın değil, sanat çevrelerinde kopan gürültünün
etkisi altındaydı.
Gazete yazarı N'nin aktris X ile ilişkisi var. Hayırseverlik
yapılmakta. Oynayan oyun kötü şeyleri anlatıyor,
oyunculuk berbat, fakat N övgüler yağdırmaya mecbur.
Kısa bir şekilde şöyle yazar: Hem oyun hem aktris büyük
bir başarı kazandı. Ayrıntılar yarın. Ertesi gün X gelir, o
kapıyı açar, öpüşürler, sarılırlar ve aktris kinayeyle:
Ayrıntılar yarın.
Zavallı çilekeş sanat!
Seyirci sanatta en çok banalliği,iyi bildiklerini ve alışkın
olduklarını sever.
Ölüm korkunçtur, fakat ebediyen yaşamak ve hiçbir zaman
ölmemek bilincine sahip olmak daha korkunçtur.
Evde kalmış kız tez yazar: Müminlik tramvayı
Yüzünde deri eksikliği vardı: Gözlerini açmak için ağzını
kapamak zorundaydı.
En iyi yer bizim bulunmadığımız yerdir. Geçmişte biz artık
yokuz, işte bundan dolayı geçmiş bize güzel geliyor.
Şerefi bir insanın elinden alamazsınız, şeref yitirilir.
Hep 'bende frengi yok' diyen adam: Ben dürüstüm. Karım
namuslu kadındır.
Adam bir mektup yazar ve sonunda: Ekinde cevap mejtubu
için pul gönderiyorum.
Köyden en iyi insanlar şehre gidiyorlar, bundan dolayı köy
çöküyor ve çökecek.
Diyorlar ki, eninde sonunda hakikat galip gelecek, ama bu
hakikat değil.
Akıllı şöyle der: Bu yalandır ama halk yalansız
yaşayamadığına göre, onu kökünden yok etmek mümkün
değildir, bırakın şimdilik var olsun. Dahi şöyle der: Bu
yalandır, dolayısıyla var olmamalıdır.
Kendini satan Bayan N herkese şöyle der: Seni herkesten
farklı olduğun için seviyorum.
Böceklerde tırtıldan kelebek çıkar, insanlarda tam tersi:
kelebekten tırtıl.
Evdeki köpekler onları seven, okşayan sahiplerine değil,
onları döven aşçı kadınlara bağlıdır.
Tabloda bir tarla bir akağaç. Tablonun altındaki imza:
Yalnızlık.
Çocuk sahibi olduktan sonra bütün kötü yönlerimizi,
örneğin dolandırıcılık, küçük burjuva alışkanlıklarına şöyle
mazeret buluruz: Efendim, çocuklar için yapıyorum.
Sana inanırlar, yalan söylemiş olsan bile, yeter ki otoriter
bir biçimde söyle.
Eğer yalnızlıktan korkuyorsanız, evlenmeyin.
Hayat büyük, devasa görünüyor, oysa küçücük, avuç içi
kadar yerde oturuyorsun.
80 yaşında ihtiyar, 60 yaşındaki adama: Ayıp, ayıp,
delikanlı!
Akıllı öğrenmekten hoşlanır, ahmak öğretmekten.
Bir insan ne zaman iyi olabilir? Siz ona nasıl olduğunu
gösterdiğiniz zaman.
Bakın sayın hakim, benim köpeğime köpoğluköpek dedi,
şikayetçiyim.
Kar yağıyordu, ama kan dökülmüş yerlere tanecikler
düşmüyordu.
Susadığın zaman, sana öyle geliyor ki koskoca denizi
içebilirsin buna inanç denir, ama suyu içmeye başladığında
iki bardaktan fazlasını içemezsin buna da bilim denir.
Yıldızlar çoktan sönmüşler ama kalabalık için hala
parlıyorlar.
Hekimi 'davet' edeler, sağlık memurunu 'çağırırlar'.
Dozunda libaralizm: Köpeğin özgürlüğe ihtiyacı var ama
ne de olsa onu zincire vurmak gerekir.
Kadın ve erkek arasındaki fark: Kadın yaşlanınca, gittikçe
kadınsı işlere veriyor kendini, erkek ise kadın işlerinden
uzaklaşıyor.
Tıp, nihaklı karım, edebiyat sevgilimdir.
Pis karasinek koskoca duvarı pisleyebilir fakat bir küçük
pis olay bütün işi bozabilir.
Sanatın zevkini tatmayan için başka zevk yok, olamaz.
Aldırmazlık ruhun felci, zamansız ölümüdür.
Yoldan çıkmış ahlaksız kanarya, ağırbaşlı kurttan daha
iyidir.
Kadının göğsü, çocuk için büfedir.
Şarap ve müzik benim en güzel tirbüşonum olmuştur.
Eğer Tanrınız yoksa, yaşamanın hiçbir anlamı yok, yok
olun daha iyi.
Ahmakların elinden ölmek, onlardan övgü işitmekten daha
iyidir.
Dolap yüz yıldır bu dairede duruyor, bunu belgeler
kanıtlıyor, memurlar ciddi ciddi dolabın jübilesini
kutluyorlar. (Vişne Bahçesi'ni düşünün)
Başarı bu adamcağızı diliyle yalamış.
Evlendikten sonra ben de kadın oldum.
Madem hekimim o zaman hasta ve hastahaneye ihtiyacım
var.
Aktrislerin hamile kaldığına çok seviniyor, erkek
oyuncuların bunu yaşayamadıklarına üzülüyorum.
Ege KÜÇÜKKİPER
Kaynak
Not Defteri (Anton Çehov) Dönence Yayınları
1 Şubat 2016 Pazartesi
Disiplinlerarası (Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe, Mantık) Düşünceler
Uzun yıllardır düşünüyordum fakat son zamanlarda okuduğum kitapların da etkisi ile daha sık düşünmeye başladım. Her şey düşünce ile başlar. Ne demiş Ömer Hayyam, 'ben düşündükçe var dünya, ben yok, o yok'. Daha baştan felsefik bir cümle! Neyse ki yazım ile ilgili. İşte yazımı oluşturan, varlık sebebi düşüncelerim iki koldan ilerliyor. Birinci kol psikoloji, sosyoloji, felsefe ve mantık ile uğraşanların (okuyanların, heves edenlerin, mezunların, çalışanların, emeklilerin) tiyatro ile bağı, ikinci kol ise tiyatrocuların ya da tiyatronun herhangi bir alanı ile uğraşanların bu disiplinlere ilintisi.
Öncelikle birinci kolu biraz açmak istiyorum. Çevremde psikoloji ve sosyoloji ile uğraşan çok insan var. Hepsi de genç. Fakat biri hariç, hiçbiri tiyatroya gitmiyor. (Arada benim çabalarım ile gidebiliyorlar) Tiyatro ile ilgili okuduğum tüm kuramsal kitaplar, tiyatronun ana malzemesi olan 'insan' üzerine temellendirilmiş. Elbette oyunlar da bu şekilde. Unutmamalı ki bir psikoloğun ve/ya sosyoloğun işi de insan. Biri daha bireysel, biri daha toplumsal. Tıpkı tiyatrodaki kimi akımın bireysel kimi akımın toplumsal olması, ya da bireyden topluma gidenler ile toplumdan bireye gidenlerin paralellikleri gibi. Tiyatro ile uğraşanlar bilirler, bir katharsis (arınma) etkisi vardır. Bu etki sayesinde kişi, oyunu izlediği salondan arınmış olarak çıkar. Bu arınışın derinliklerinde 'ruh' vardır. Bir psikolog bireyin, bir sosyolog ise (genelde) toplumun ruhunu arındırmayı amaç edinir. Fakat bu meslekler ile uğraşan kişi(ler) tiyatroya gitmeyerek sanat yolu ile kendi ruhlarını arındıramaz iken, karşısında 'hasta' teşhisi koyduğu kişiyi tedavi etmeyi düşünür. (Evet o meşhur terzi hikayesi) Bu durum bana göre imkansızdır. Açıkçası sanattan kopuk bir psikoloğa tedavi olmayı düşünmem.
Ağaç yaşken eğilirmiş. Ben yaklaşık 20 yıldır tiyatroya gidiyorum ve şimdiye kadar ruhsal bir bunalım geçirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Ruh sağlığının beden sağlığını koruduğu da bir gerçek. Örneğin 1 saat spor yapmanın yerine 1 saat oyun izlemeyi yeğlerim. (Buradan sporu önemsemediğim sonucu çıkmıyor) Günümüzde bir üniversitenin yukarıda saydığım dört bölümünün herhangi birinden mezun olan bir gencin, bilhassa okuduğu dört yıl içerisinde, yani eğitim sürecinde tiyatro ile ilgilenmesi gerekir. Bunun için üniversite kulüpleri aktif olmalıdır. Bu ilgi en çabuk akla gelen 'oyunculuk' ile sınırlı değildir. Bir oyun izlemek ya da okumak da düşüncelerimin kapsamı içerisindedir. Sanat elbette geniş bir başlık. Sinema mezunu ben, daha çok tiyatro ile meşgul olduğum için yazıya resim, heykel, müzik, edebiyat, sinema gibi diğer sanat dallarını katmadım. Şüphesiz, müzik dinlenmeli, roman okunmalı, film izlenmeli, sergiler gezilmeli ve bu yollarla da arınma sağlanmalıdır.
Psikoloji ve Sosyoloji ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Felsefe ve Mantık, işin daha çok düşünsel boyutu. Yani tiyatronun bir başka ana etmeni. Bir felsefeci, bir oyuna çok daha başka bir gözle bakabilir. Böylece sahnede ya da elindeki kitapta karşılaştığı oyun kişisini, kendi uzmanlık alanında değerlendirip, mesleğine bambaşka katkılar sunup, ufuklar yaratabilir. Hegel, Freud ve Comte sanata fazlasıyla eğilmiş ve eğilimlerini alanları ile bütünleştirmişler. O yüzden bu kadar BÜYÜKLER. Sanat aynı zamanda insanı yüceltir de. Kısacası Kral Oedipus'tan, Hamlet'ten, Hedda Gabler'den, Cesaret Ana'dan (malum örnekler çok) bihaber olan bu dört benzer meslek grubunun çeşitli üyeleri, işlerinde yetkin olamayıp, son derece yüzeysel kalacakları aşikardır.
Gelelim ikinci kola. Bu kola, ilkinden çok daha fazla sinirleniyorum. Bir oyuncu, bir yönetmen, bir dramaturg, bir dekor, kostüm ve ışık tasarımcısı, bir besteci, bir eleştirmen hatta bir çevirmen yazıya dahil ettiğim dört alandan en az ikisini çok iyi bilmelidir. Teknoloji çağında yaşamamız, kaynaklara ulaşmamız açısından bulunmaz bir nimet. Nasıl ki bir psikolog Hedda Gabler'i bilmek zorunda ise, Hedda Gabler'i oynayan oyuncu da, oyunu yöneten yönetmen de Freud'u bilmek zorundadır. Bu 'biliş'in ülkemde etkili olduğunu düşünmüyorum. Bunu izlediğim oyunlara dayanarak söylemekteyim. 1960-70 yılları arası oyunları ile etkin olan yerli yazarlar bana göre bilgiye ulaşmışlar. Bunu da okuduğum oyunlara dayanarak söylemekteyim.
Örneğin Shakespeare'in Venedik Taciri'ne Marksist açıdan yaklaşan bir yönetmene bugüne kadar denk gelmedim. (Var mı?) Marx da bir felsefeci. Her oyunun bir mantığı, bir felsefesi vardır. Bunu 1 cümle ile de özetleyebilirsiniz. Oyun çıkışı bu özeti sağlıklı yapan biri, ortalamanın üzerinde bir oyun seyretmiştir. (Benim için bir kriter) Demek istediğim metnin görünür kısımlarına, aynı bakış açısından bakılması, tiyatro sanatını hiçbir zaman ileri götürmez. Bu dört disiplinlerarası alan, vizyon açısından olmazsa olmazdır. Bugün Ibsen'in felsefesini bilmeyen biri, onun bir oyununu yönetiyor. Bu çok acı...
Geçenlerde meşhur test sitesi Onedio'da bir test çözdüm. Son sorunun şıklarında bir tiyatro sahnesi vardı. Onu seçmem ile birlikte test sonucu 'Psikolog' olarak çıktı. Denk gelmiş de olabilir. Fakat bir şeyler olduğu kesin...
KİTAP ÖNERİLERİ
* Bu kitaplar ile buluşmama vesile olan Melih Anık'a ÇOK teşekkürler...
KİTAP ÖNERİLERİ
* Bu kitaplar ile buluşmama vesile olan Melih Anık'a ÇOK teşekkürler...
20 Aralık 2015 Pazar
3 Çınar 100 Yaşında - 2015 Genel Görünümü
10 gün sonra ardımızda bırakacağımız 2015, 3 çınarın (Melih Cevdet Anday, Haldun Taner, Aziz Nesin) doğumlarının 100. yılı idi. Bu 100 yıla selam ve saygı adına yapılanları sıralamak, bu sıralamayı yaparken de ülkemizin, değerli yazarlarına ne kadar sahip çıktığını göstermek istedim.
Doğum tarihlerine göre gidelim...
1) Melih Cevdet Anday (13 Mart 1915)
Ankara Devlet Tiyatrosu : Müfettişler (İzledim)
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Müfettişler (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)
*Bakırköy Belediye Tiyatroları : Yarın Başka Koruda (İzleyeceğim)
*2015'e yetişemedi, yeni yılın ilk günlerinde seyirci ile buluşacak
Melih Cevdet Anday ile ilgili yapılanlar ne yazık ki bunlardan ibaret. İnternette dolanırken, Melih Cevdet Anday hakkında konuşulan bir programa denk geldim. Linkini aşağıda paylaştım. Ayrıca İz Tv de Melih Cevdet Anday'ı anmak için bir belgesel hazırladı. (İzledim)
Bu yıl, üç yazardan en önemsenmeyeni Melih Cevdet Anday oldu. Kendi sesinden dinleyebileceğiniz şiirlerinin linkini vermek benim için bir borç. Türk Tiyatrosunun gücü buna mı yetiyor? Yazık...
Müfettişler:
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/11/melih-cevdet-anday-100-yasnda-1.html
BBT Müfettişler:
https://www.youtube.com/watch?v=ISxo54ojEkw&feature=share
Program linki:
https://www.youtube.com/watch?v=d7pj2OqGnbo&feature=share
Şiirleri (Kendi sesinden)
Anı:
https://www.youtube.com/watch?v=6aYOxyhRvag
Telgrafhane:
https://www.youtube.com/watch?v=L9C5UXELBTE
Medeniyet:
https://www.youtube.com/watch?v=6cGRpxb6mR4
Olsun da Gör:
https://www.youtube.com/watch?v=7X10zhClkGo
Çürük:
https://www.youtube.com/watch?v=s0kLqVxKL-0
2) Haldun Taner (16 Mart 1915)
Ankara Devlet Tiyatrosu : Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
İstanbul Devlet Tiyatrosu : Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (İzledim)
Tiyatro 2000 : Dün Bugün (İzledim)
Nilüfer Belediyesi Tiyatro : Eşeğin Gölgesi
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Eşeğin Gölgesi (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)
İKSV : Haldun Taner 100 Yaşında Panel (Gittim)
İÜ TED : Haldun Taner Sempozyumu (2 Gün - Gittim)
TÜYAP : Haldun Taner 100 Yaşında Panel (Gittim)
İŞ SANAT : Öyküler ile Haldun Taner (Öykü Okuması)
Kadıköy Belediyesi : Haldun Taner 100 Yaşında Buluşması
Haldun Taner Belgeseli (İzledim)
YKY : Haldun Taner'in bütün yapıtlarının yeniden basımı
Yukarıdan anlaşılacağı gibi 2015'in bir numaralı yazarı Haldun Taner oldu. Ben de bir sürü yazı ile tarihe not düştüm. Fakat dönüp dolaşıp meşhur oyunları sahnelendiği için yapılan işlerden çok da memnun değilim. Ekstra yorum yazmak istemiyorum çünkü düşüncelerim yazılarımda mevcut.
Sempozyum yazıları
http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro.html
http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro_29.html
Dün Bugün:
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/12/haldun-taner-100-yasnda-2-dun-bugun.html
İDT Sersem Kocanın K.K:
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/10/haldun-taner-100-yasnda-1-sersem-kocann.html
Kadıköy Belediyesi:
https://www.youtube.com/watch?v=bs2S_x5SrUE&feature=share
BTT Eşeğin Gölgesi:
https://www.youtube.com/watch?v=l4b7YEc-Pxk
3) Aziz Nesin (20 Aralık 1915)
İzmir Devlet Tiyatrosu : Çiçu
Tiyatro Ayna : Hadi Öldürsene Canikom
Ankara Sanat Tiyatrosu : Azizname
Tiyatro Kumpanyası : Azizim
Tiyatro Kedi : Başarımı Karılarıma Borçluyum
Talimhane Tiyatrosu : Aziz Nesin'den Kısalar
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Fırçacılarla Düdükçülerin Savaşı (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)
Kadıköy Belediyesi : Aziz Nesin Olunmalı (Etkinlik)
TÜYAP : Aziz Nesin Sergisi (Gittim)
Yıllarca sahnelenmiş Azizname(ler) ve değişmez oyun Çiçu'dan bıkanlar için kötü bir sene. Bu ülkede ne Haldun Taner'in ne Aziz Nesin'in ne de Melih Cevdet'in anlaşıldığını düşünüyorum. Neil Simon daha çok anlaşıldı!
BTT Fırçacılarla Düdükçülerin Savaşı
https://www.youtube.com/watch?v=SkSVW0QbMt8
Notlar;
İBBŞT (Erhan Yazıcıoğlu) Emre Koyuncuoğlu yönetimindeki 'Devekuşlu Kabare'yi bir anda repertuardan kaldırdı. Oyunu bekleyenler, beklemesinler.
Devlet Tiyatroları '3 Çınar 100 Yaşında' başlığı altında bir video hazırladı.
Video:
https://www.youtube.com/watch?v=BNW6HnYRu6g
Sahne Dergisi (Eylül - Ekim sayısı) 3 çınar hakkında bir inceleme yaptı.
#MelihCevdetAnday100Yaşında
#HaldunTaner100Yaşında
#AzizNesin100Yaşında
EGE KÜÇÜKKİPER
*Fotoğraflar bana aittir.
29 Kasım 2015 Pazar
2. Uluslararası Disiplinlerarası Tiyatro Buluşması : '100. Doğum Yılında HALDUN TANER Sempozyumu' (2. Gün)
Feci bir sabah trafiğinden sonra, saat 10.30'da Pera Müzesi konferans salonuna giriş yaptım. Bir önceki güne göre katılım çok düşüktü. Demet Taner bile yoktu. (İkinci oturuma geldi) İlk oturum 12.30'da bitecekti. Sırasıyla dört konuşmacı sahnedeki yerlerini aldı. Ümit Aydoğdu, sempozyumun ilk gününde de dinleyiciler arasında idi. Şimdi ise kürsüde incelemesini sunmak için bekliyordu. Ele aldığı konu 'Haldun Taner Tiyatrosundan Bertolt Brecht'e Bakmak' üzerine idi. Haldun Taner'in epik tiyatroyu uyguladığını ve bu uygulamayı yaparken asla tekrara düşmediğini, Brecht'in epik tiyatrosu ile Taner tiyatrosunun benzer ve farklı yönlerini, epik tiyatronun ne olduğunu, ulusal tiyatro oluşumuna olan katkısını ve tüm bunların ışığında epik sahneleyiş tarzının rejisörlük alanındaki yerini açıkladı. Kendisi bunları açıklarken, benim düşündüğüm ise şuydu: 'Çok güzel anlatıyorsunuz da bu anlattıklarınızı neden Arturo Ui'de uygulamadınız?'
Ümit Aydoğdu'dan sonra Yeditepe Üniversitesi'nden Gülşen Sayın devam etti. Anlattığı, 'Haldun Taner Oyunlarında Ulusal İrlanda Tiyatrosu Geleneğinden Bazı Yansımalar'a dair bir inceleme idi. Gülşen Sayın, İrlanda Tiyatrosu ile Türk Tiyatrosu arasındaki benzer yönleri izah ederken, İrlandalı oyun yazarları Sean O'Casey, John Milington Synge ve Lady Gregory'in yapılarından örnekler vererek durumu pekiştirdi. Her iki ulusun, ulusal tiyatro anlayışını aktardı. Oyun karakterleri ve örgüsü bağlamında, Dışarıdakiler ile Ermişler Pınarını, Babayiğit ile Keşanlı Ali Destanı'nı, Dereye Vuran Gölge ile George Dandin'i ayrıntılı olarak karşılaştırdı. Ardından, ulusların tiyatro bazında doğuş, gelişim ve bugünkü halini değerlendirip, konuşmasına son verdi. Bu kadar benzer olduğumuzu bilmezdim...
Sabancı Üniversitesi'nden Saadet Bilge coşkun, bana göre iki günün en iyi konuşmacısı idi. Kendini dinlettirmesini çok iyi bilen genç ve bilgili bir sosyolog. Yani sempozyumun 'disiplinlerarası' kısmından. Konusu ise 'Haldun Taner ve Bertolt Brecht'in Eserlerinde Sınıf Temsilleri'. Konuşmacı, gestusu tanımlayarak, 'diyalektik' tiyatroya vurgu yaptı. Bu vurguyu yaparken söz konusu iki yazarın Kafkas Tebeşir Dairesi ve Eşeğin Gölgesi gibi oyunlarını örnek alarak ilerledi. Ayrımlar ve benzerlikler çok netti.
Bu oturumun son konuşmacısı İstanbul Üniversitesi'nden Ozan Ömer Akgül idi. 'Haldun Taner ve Dario Fo'nun Halk Tiyatrosunu Kullanım Biçimleri' adlı çalışmasını okudu. Klakson, Borozanlar ve Bırtlar üzerinden ele alınan bu çalışmayı çok da başarılı bulduğumu söyleyemem.
Saat 14.00'a kadar öğle arası verildi. Yemeğimi yedikten sonra İstiklal Caddesi'nde turladım. Atlas Pasajı'nda Devlet Tiyatrosu Küçük Sahne'ye girdiğimde Defne Yalnız'ın 'Nice Yıllara' adlı oyununun afişini gördüm. Oyunu geçtiğimiz yıl izleyip, yazmıştım. İlan dikkatimi çektiği için fotoğrafını çektim. Sizlerle de paylaşmak istedim. Sonra bir kitapçıya girerek, tiyatro oyunlarının olduğu bölüme gittim. Az sonra yanıma Türk bir çift geldi ve erkek: 'Fucking theatre books' dedi. Kız ise, adeta sevgilisini onaylar vaziyette 'ben de' şeklinde karşılık verdi. İşte kültür erozyonu...
14.00'da tekrar salona dönüş yaptığımda, sıradaki oturumun sunum dili İngilizce olduğu için hazırlanan çeviri cihazları ve kulaklıklardan bir tane aldım. Burcu Yasemin Şeyben moderatörlüğünde başlayan oturum, Wolfgang Jansen'ın sunumuyla devam etti. Kendisi sunumu ayağa kalkıp, kürsü başına geçerek yaptı. Şimdiye kadar konuşan bütün akademisyenler, sunumlarını oturarak yapmışlardı. Birden şaşırdım. Konuşmacının konusu 'Cabaret with a Big K: German anf Vienna Political Cabarets in the 1950s' Yani 'Büyük K ile Kabare Tiyatrosu: 1950'lerde Almanya ve Viyana'da Politik Kabareler' başlıklı idi. Sunum çok uzun sürmedi. Kabarenin aslında 'C'abaret olarak değil 'K'abaret olarak yazıldığından, 1900'lerin başından günümüze kadar kabarenin 3 döneme ayrıldığından, önceleri sadece eğlence aracı olarak görüldüğünden daha sonra ise politik bir işlev taşıdığından bahsetti.
Ardından ikinci konuşmacı Marcello Gallucci kürsüyü devraldı. 'Arkadaşlarım bilirler, ben oturarak anlatamam' dedi ve sahneden inip, dinleyici ile bütünleşti. Yüzlere bakarak ve onları tanıyarak tane tane konuştu. Anlattığı 'Between Two Traditions A Case Study: Mimmo Cutcchio' yani 'İki Gelenek Arasında: Mimmo Cuticcio Üzerine Bir Etüt Çalışması' üzerine bir incelemeydi. Homeros'un 'İlyada ve Odysseia' adlı eserini İtalya'da oynayan adı geçen aktörün, oyun anını gösteren bir - iki video izletti. Teknik çok kötü olduğu için pek yararlı olmadı.
Saat 15.30 olmuştu ve yarım saat kahve arası vardı. Hava almak için dışarı çıktım. Kestanecileri görünce canım çekti, dayanamadım. Son etaba girmek için koltuğuma geri döndüğümde, Abdullah Uçman, Nursel Duruel, Behçet Çelik ve Murat Yalçın masada idiler. Handan İnci ise moderatördü. Dördünün de konusu 'Öyküleriyle Haldun Taner' ile ilintili idi.
Handan İnci ısrarla Haldun Taner'in öyküyü daha çok sevdiğini söyledi. Abdullah Uçman, Haldun Taner'den dersler aldığını ve yaşadıklarından bir günlük tuttuğunu söyleyerek, günlüklerinden bazı bölümleri okudu. Ben, bu okunan bölümlerin, Haldun Bey'in öykücülük yönüne olan anlatımını anlayamadım. Nursel Duruel, Haldun Taner öykü adlarının hemen hemen hepsinin net, sadece iki tanesinin ise ucunun çok açık olduğunu (Gülerek Ölmek ve Sonsuza Kalmak) belirtti. İncelemek için seçtiği hikaye 'İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek' idi. Öyküyü okudu ve açıklayarak devam etti. Öyküde geçen radyonun çeşitli anlamlarına değinerek, Haldun Bey'in de radyoyu çok sevdiğine kanaat getirdi. Sesi son derece kısık olduğu için duymakta güçlük çektim. Karşımdaki ne kadar canlı ise ben de o kadar canlıyım...
Behçet Çelik, hemen hemen Tüyap fuarındaki konuşmanın aynısını yaptı. Haldun Taner öykülerini, Memduh Şevket Esendal öyküleriyle bağdaştırdı ve bence ortaya lezzeti olmayan bir yemek çıkardı. Bir temel göremedim. Murat Yalçın YKY'nın editörüymüş. Bu yılın başından beri Haldun Taner eserlerini artık YKY basıyormuş. Keşanlı Ali'nin 10.000 adetlik ilk baskısı tükenmiş. İkinci baskıya girmişler. 1 yılda toplam 10 kitap basmışlar. Murat Yalçın, teker teker öykülerinin adlarını ve bunların Haldun Taner'in hayatı ile olan bağını açıkladı. 1 senedir Haldun Taner ile yatıp kalktığını söyledi. Karşımda Haldun Taner'i yalayıp, yutan bir Murat Yalçın bulamadım...
Saat 17.00 olmuştu ve son kahve molası 17.30'a kadar sürecekti. Artık konuşma yok, izleme vardı. Haldun Taner için yapılan belgesel gösterimi yaklaşık 1 saat sürdü. Halit Ergenç, Haldun Taner rolünde idi. Tilbe Saran anlatıcıydı. Metin Akpınar hikaye okudu, Engin Alkan, Haldun Taner'in bir öyküsündeki 'ayı' tiplemesinde idi. (Çok başarılıydı) Zeliha Berksoy şarkı söyledi. Tüm oyuncuların isimleri görselde mevcut olduğu için daha fazla yazmıyorum. Belgesel sadece Haldun Taner'in hayatını değil, 1915'ten itibaren gerçekleşen tarihsel olayları da kapsıyor. Bu yönüyle bir miras...
Pera Müzesi Cuma günleri saat 18.00 - 22.00 arası ücretsiz. Sempozyum biter bitmez üst kata çıktım ve toplam 5 kattan oluşan müzeyi gezdim. Sonra yine müthiş bir baş ağrısıyla eve döndüm. Günü genel olarak özetlemek gerekirse, iyi başlayıp, kötüye gittiğini rahatlıkla ifade edebilirim. Yabancı konuşmacıların bizimkilerden çok farklı olduğunun altını çizmeden de edemem. Bir kez bile (ııııııııııı) ladıklarını işitmedim. Beden dilleri ve vurgulamaları oldukça iyi. Ne yapmak istediklerinin farkındalar. Algı yönetimi ellerinde. Umarım feyz alınır. Bu haliyle her iki gün toplam 19 saatlik bir sempozyuma kimse dayanamaz. Ben dersimi aldım...
ORGANİZATÖRLER ve KATKI SUNANLAR
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü
İKSV
Pera Müzesi
İstanbul Üniversitesi Haldun Taner Tiyatro Uygulama ve Araştırma Merkezi
Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Önemli Not
Haldun Taner'in eserinden, kendisinden önce ve kendisine de ilham vererek, ilk uyarlamayı yapan (sanıyorum Ayışığında Çalışkur / Şamata) Melih Anık'ın sempozyuma davet edilmemesine çok içerledim.
Soru: O tiyatro müdavimi iki gün boyunca neredeydi? Lafa gelince mangalda kül bırakmıyor!

Ege KÜÇÜKKİPER
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












































