1 Şubat 2016 Pazartesi

Disiplinlerarası (Psikoloji, Sosyoloji, Felsefe, Mantık) Düşünceler

Uzun yıllardır düşünüyordum fakat son zamanlarda okuduğum kitapların da etkisi ile daha sık düşünmeye başladım. Her şey düşünce ile başlar. Ne demiş Ömer Hayyam, 'ben düşündükçe var dünya, ben yok, o yok'. Daha baştan felsefik bir cümle! Neyse ki yazım ile ilgili. İşte yazımı oluşturan, varlık sebebi düşüncelerim iki koldan ilerliyor. Birinci kol psikoloji, sosyoloji, felsefe ve mantık ile uğraşanların (okuyanların, heves edenlerin, mezunların, çalışanların, emeklilerin) tiyatro ile bağı, ikinci kol ise tiyatrocuların ya da tiyatronun herhangi bir alanı ile uğraşanların bu disiplinlere ilintisi.

Öncelikle birinci kolu biraz açmak istiyorum. Çevremde psikoloji ve sosyoloji ile uğraşan çok insan var. Hepsi de genç. Fakat biri hariç, hiçbiri tiyatroya gitmiyor. (Arada benim çabalarım ile gidebiliyorlar) Tiyatro ile ilgili okuduğum tüm kuramsal kitaplar, tiyatronun ana malzemesi olan 'insan' üzerine temellendirilmiş. Elbette oyunlar da bu şekilde. Unutmamalı ki bir psikoloğun ve/ya sosyoloğun işi de insan. Biri daha bireysel, biri daha toplumsal. Tıpkı tiyatrodaki kimi akımın bireysel kimi akımın toplumsal olması, ya da bireyden topluma gidenler ile toplumdan bireye gidenlerin paralellikleri gibi. Tiyatro ile uğraşanlar bilirler, bir katharsis (arınma) etkisi vardır. Bu etki sayesinde kişi, oyunu izlediği salondan arınmış olarak çıkar. Bu arınışın derinliklerinde 'ruh' vardır. Bir psikolog bireyin, bir sosyolog ise (genelde) toplumun ruhunu arındırmayı amaç edinir. Fakat bu meslekler ile uğraşan kişi(ler) tiyatroya gitmeyerek sanat yolu ile kendi ruhlarını arındıramaz iken, karşısında 'hasta' teşhisi koyduğu kişiyi tedavi etmeyi düşünür. (Evet o meşhur terzi hikayesi) Bu durum bana göre imkansızdır. Açıkçası sanattan kopuk bir psikoloğa tedavi olmayı düşünmem.

Ağaç yaşken eğilirmiş. Ben yaklaşık 20 yıldır tiyatroya gidiyorum ve şimdiye kadar ruhsal bir bunalım geçirdiğimi hiç hatırlamıyorum. Ruh sağlığının beden sağlığını koruduğu da bir gerçek. Örneğin 1 saat spor yapmanın yerine 1 saat oyun izlemeyi yeğlerim. (Buradan sporu önemsemediğim sonucu çıkmıyor) Günümüzde bir üniversitenin yukarıda saydığım dört bölümünün herhangi birinden mezun olan bir gencin, bilhassa okuduğu dört yıl içerisinde, yani eğitim sürecinde tiyatro ile ilgilenmesi gerekir. Bunun için üniversite kulüpleri aktif olmalıdır. Bu ilgi en çabuk akla gelen 'oyunculuk' ile sınırlı değildir. Bir oyun izlemek ya da okumak da düşüncelerimin kapsamı içerisindedir. Sanat elbette geniş bir başlık. Sinema mezunu ben, daha çok tiyatro ile meşgul olduğum için yazıya resim, heykel, müzik, edebiyat, sinema gibi diğer sanat dallarını katmadım. Şüphesiz, müzik dinlenmeli, roman okunmalı, film izlenmeli, sergiler gezilmeli ve bu yollarla da arınma sağlanmalıdır. 

Psikoloji ve Sosyoloji ile ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Felsefe ve Mantık, işin daha çok düşünsel boyutu. Yani tiyatronun bir başka ana etmeni. Bir felsefeci, bir oyuna çok daha başka bir gözle bakabilir. Böylece sahnede ya da elindeki kitapta karşılaştığı oyun kişisini, kendi uzmanlık alanında değerlendirip, mesleğine bambaşka katkılar sunup, ufuklar yaratabilir. Hegel, Freud ve Comte sanata fazlasıyla eğilmiş ve eğilimlerini alanları ile bütünleştirmişler. O yüzden bu kadar BÜYÜKLER. Sanat aynı zamanda insanı yüceltir de. Kısacası Kral Oedipus'tan, Hamlet'ten, Hedda Gabler'den, Cesaret Ana'dan (malum örnekler çok) bihaber olan bu dört benzer meslek grubunun çeşitli üyeleri, işlerinde yetkin olamayıp, son derece yüzeysel kalacakları aşikardır. 

Gelelim ikinci kola. Bu kola, ilkinden çok daha fazla sinirleniyorum. Bir oyuncu, bir yönetmen, bir dramaturg, bir dekor, kostüm ve ışık tasarımcısı, bir besteci, bir eleştirmen hatta bir çevirmen yazıya dahil ettiğim dört alandan en az ikisini çok iyi bilmelidir. Teknoloji çağında yaşamamız, kaynaklara ulaşmamız açısından bulunmaz bir nimet. Nasıl ki bir psikolog Hedda Gabler'i bilmek zorunda ise, Hedda Gabler'i oynayan oyuncu da, oyunu yöneten yönetmen de Freud'u bilmek zorundadır. Bu 'biliş'in ülkemde etkili olduğunu düşünmüyorum. Bunu izlediğim oyunlara dayanarak söylemekteyim. 1960-70 yılları arası oyunları ile etkin olan yerli yazarlar bana göre bilgiye ulaşmışlar. Bunu da okuduğum oyunlara dayanarak söylemekteyim. 

Örneğin Shakespeare'in Venedik Taciri'ne Marksist açıdan yaklaşan bir yönetmene bugüne kadar denk gelmedim. (Var mı?) Marx da bir felsefeci. Her oyunun bir mantığı, bir felsefesi vardır. Bunu 1 cümle ile de özetleyebilirsiniz. Oyun çıkışı bu özeti sağlıklı yapan biri, ortalamanın üzerinde bir oyun seyretmiştir. (Benim için bir kriter) Demek istediğim metnin görünür kısımlarına, aynı bakış açısından bakılması, tiyatro sanatını hiçbir zaman ileri götürmez. Bu dört disiplinlerarası alan, vizyon açısından olmazsa olmazdır. Bugün Ibsen'in felsefesini bilmeyen biri, onun bir oyununu yönetiyor. Bu çok acı...

Geçenlerde meşhur test sitesi Onedio'da bir test çözdüm. Son sorunun şıklarında bir tiyatro sahnesi vardı. Onu seçmem ile birlikte test sonucu 'Psikolog' olarak çıktı. Denk gelmiş de olabilir. Fakat bir şeyler olduğu kesin... 


KİTAP ÖNERİLERİ

* Bu kitaplar ile buluşmama vesile olan Melih Anık'a ÇOK teşekkürler...





















    










20 Aralık 2015 Pazar

3 Çınar 100 Yaşında - 2015 Genel Görünümü


10 gün sonra ardımızda bırakacağımız 2015, 3 çınarın (Melih Cevdet Anday, Haldun Taner, Aziz Nesin) doğumlarının 100. yılı idi. Bu 100 yıla selam ve saygı adına yapılanları sıralamak, bu sıralamayı yaparken de ülkemizin, değerli yazarlarına ne kadar sahip çıktığını göstermek istedim.

Doğum tarihlerine göre gidelim...

1) Melih Cevdet Anday (13 Mart 1915)

Ankara Devlet Tiyatrosu : Müfettişler (İzledim)
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Müfettişler (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)
*Bakırköy Belediye Tiyatroları : Yarın Başka Koruda (İzleyeceğim)
*2015'e yetişemedi, yeni yılın ilk günlerinde seyirci ile buluşacak

Melih Cevdet Anday ile ilgili yapılanlar ne yazık ki bunlardan ibaret. İnternette dolanırken, Melih Cevdet Anday hakkında konuşulan bir programa denk geldim. Linkini aşağıda paylaştım. Ayrıca İz Tv de Melih Cevdet Anday'ı anmak için bir belgesel hazırladı. (İzledim)

Bu yıl, üç yazardan en önemsenmeyeni Melih Cevdet Anday oldu. Kendi sesinden dinleyebileceğiniz şiirlerinin linkini vermek benim için bir borç. Türk Tiyatrosunun gücü buna mı yetiyor? Yazık...

Müfettişler: 
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/11/melih-cevdet-anday-100-yasnda-1.html 

BBT Müfettişler: 
https://www.youtube.com/watch?v=ISxo54ojEkw&feature=share

Program linki: 
https://www.youtube.com/watch?v=d7pj2OqGnbo&feature=share

Şiirleri (Kendi sesinden)

Anı: 
https://www.youtube.com/watch?v=6aYOxyhRvag
Telgrafhane: 
https://www.youtube.com/watch?v=L9C5UXELBTE
Medeniyet: 
https://www.youtube.com/watch?v=6cGRpxb6mR4
Olsun da Gör: 
https://www.youtube.com/watch?v=7X10zhClkGo
Çürük: 
https://www.youtube.com/watch?v=s0kLqVxKL-0

2) Haldun Taner (16 Mart 1915)

Ankara Devlet Tiyatrosu : Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım
İstanbul Devlet Tiyatrosu : Sersem Kocanın Kurnaz Karısı (İzledim)
Tiyatro 2000 : Dün Bugün (İzledim)
Nilüfer Belediyesi Tiyatro : Eşeğin Gölgesi
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Eşeğin Gölgesi (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)

İKSV : Haldun Taner 100 Yaşında Panel (Gittim)
İÜ TED : Haldun Taner Sempozyumu (2 Gün - Gittim)
TÜYAP : Haldun Taner 100 Yaşında Panel (Gittim)
İŞ SANAT : Öyküler ile Haldun Taner (Öykü Okuması)
Kadıköy Belediyesi : Haldun Taner 100 Yaşında Buluşması
Haldun Taner Belgeseli (İzledim)
YKY : Haldun Taner'in bütün yapıtlarının yeniden basımı 

Yukarıdan anlaşılacağı gibi 2015'in bir numaralı yazarı Haldun Taner oldu. Ben de bir sürü yazı ile tarihe not düştüm. Fakat dönüp dolaşıp meşhur oyunları sahnelendiği için yapılan işlerden çok da memnun değilim. Ekstra yorum yazmak istemiyorum çünkü düşüncelerim yazılarımda mevcut.

Sempozyum yazıları 

http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro.html

http://egekucukkipergunluk.blogspot.com.tr/2015/11/2-uluslararas-disiplinleraras-tiyatro_29.html

Dün Bugün: 
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/12/haldun-taner-100-yasnda-2-dun-bugun.html

İDT Sersem Kocanın K.K: 
http://egekucukkiper.blogspot.com.tr/2015/10/haldun-taner-100-yasnda-1-sersem-kocann.html

Kadıköy Belediyesi: 
https://www.youtube.com/watch?v=bs2S_x5SrUE&feature=share

BTT Eşeğin Gölgesi:
https://www.youtube.com/watch?v=l4b7YEc-Pxk

3) Aziz Nesin (20 Aralık 1915)

İzmir Devlet Tiyatrosu : Çiçu
Tiyatro Ayna : Hadi Öldürsene Canikom
Ankara Sanat Tiyatrosu : Azizname
Tiyatro Kumpanyası : Azizim
Tiyatro Kedi : Başarımı Karılarıma Borçluyum
Talimhane Tiyatrosu : Aziz Nesin'den Kısalar
Bakırköy Belediye Tiyatroları : Fırçacılarla Düdükçülerin Savaşı (Okuma Tiyatrosu 1 kez oynandı - İnternetten izledim)

Kadıköy Belediyesi : Aziz Nesin Olunmalı (Etkinlik)
TÜYAP : Aziz Nesin Sergisi (Gittim)

Yıllarca sahnelenmiş Azizname(ler) ve değişmez oyun Çiçu'dan bıkanlar için kötü bir sene. Bu ülkede ne Haldun Taner'in ne Aziz Nesin'in ne de Melih Cevdet'in anlaşıldığını düşünüyorum. Neil Simon daha çok anlaşıldı!

BTT Fırçacılarla Düdükçülerin Savaşı
https://www.youtube.com/watch?v=SkSVW0QbMt8

Notlar;

İBBŞT (Erhan Yazıcıoğlu) Emre Koyuncuoğlu yönetimindeki 'Devekuşlu Kabare'yi bir anda repertuardan kaldırdı. Oyunu bekleyenler, beklemesinler. 

Devlet Tiyatroları '3 Çınar 100 Yaşında' başlığı altında bir video hazırladı.

Video: 
https://www.youtube.com/watch?v=BNW6HnYRu6g

Sahne Dergisi (Eylül - Ekim sayısı) 3 çınar hakkında bir inceleme yaptı. 

#MelihCevdetAnday100Yaşında
#HaldunTaner100Yaşında
#AzizNesin100Yaşında


EGE KÜÇÜKKİPER

*Fotoğraflar bana aittir.





























29 Kasım 2015 Pazar

2. Uluslararası Disiplinlerarası Tiyatro Buluşması : '100. Doğum Yılında HALDUN TANER Sempozyumu' (2. Gün)



Feci bir sabah trafiğinden sonra, saat 10.30'da Pera Müzesi konferans salonuna giriş yaptım. Bir önceki güne göre katılım çok düşüktü. Demet Taner bile yoktu. (İkinci oturuma geldi) İlk oturum 12.30'da bitecekti. Sırasıyla dört konuşmacı sahnedeki yerlerini aldı. Ümit Aydoğdu, sempozyumun ilk gününde de dinleyiciler arasında idi. Şimdi ise kürsüde incelemesini sunmak için bekliyordu. Ele aldığı konu 'Haldun Taner Tiyatrosundan Bertolt Brecht'e Bakmak' üzerine idi. Haldun Taner'in epik tiyatroyu uyguladığını ve bu uygulamayı yaparken asla tekrara düşmediğini, Brecht'in epik tiyatrosu ile Taner tiyatrosunun benzer ve farklı yönlerini, epik tiyatronun ne olduğunu, ulusal tiyatro oluşumuna olan katkısını ve tüm bunların ışığında epik sahneleyiş tarzının rejisörlük alanındaki yerini açıkladı. Kendisi bunları açıklarken, benim düşündüğüm ise şuydu: 'Çok güzel anlatıyorsunuz da bu anlattıklarınızı neden Arturo Ui'de uygulamadınız?' 


Ümit Aydoğdu'dan sonra Yeditepe Üniversitesi'nden Gülşen Sayın devam etti. Anlattığı, 'Haldun Taner Oyunlarında Ulusal İrlanda Tiyatrosu Geleneğinden Bazı Yansımalar'a dair bir inceleme idi. Gülşen Sayın, İrlanda Tiyatrosu ile Türk Tiyatrosu arasındaki benzer yönleri izah ederken, İrlandalı oyun yazarları Sean O'Casey, John Milington Synge ve Lady Gregory'in yapılarından örnekler vererek durumu pekiştirdi. Her iki ulusun, ulusal tiyatro anlayışını aktardı. Oyun karakterleri ve örgüsü bağlamında, Dışarıdakiler ile Ermişler Pınarını, Babayiğit ile Keşanlı Ali Destanı'nı, Dereye Vuran Gölge ile George Dandin'i ayrıntılı olarak karşılaştırdı. Ardından, ulusların tiyatro bazında doğuş, gelişim ve bugünkü halini değerlendirip, konuşmasına son verdi. Bu kadar benzer olduğumuzu bilmezdim... 

Sabancı Üniversitesi'nden Saadet Bilge coşkun, bana göre iki günün en iyi konuşmacısı idi. Kendini dinlettirmesini çok iyi bilen genç ve bilgili bir sosyolog. Yani sempozyumun 'disiplinlerarası' kısmından. Konusu ise 'Haldun Taner ve Bertolt Brecht'in Eserlerinde Sınıf Temsilleri'.  Konuşmacı, gestusu tanımlayarak, 'diyalektik' tiyatroya vurgu yaptı. Bu vurguyu yaparken söz konusu iki yazarın Kafkas Tebeşir Dairesi ve Eşeğin Gölgesi gibi oyunlarını örnek alarak ilerledi. Ayrımlar ve benzerlikler çok netti. 

Bu oturumun son konuşmacısı İstanbul Üniversitesi'nden Ozan Ömer Akgül idi. 'Haldun Taner ve Dario Fo'nun Halk Tiyatrosunu Kullanım Biçimleri' adlı çalışmasını okudu. Klakson, Borozanlar ve Bırtlar üzerinden ele alınan bu çalışmayı çok da başarılı bulduğumu söyleyemem. 

Saat 14.00'a kadar öğle arası verildi. Yemeğimi yedikten sonra İstiklal Caddesi'nde turladım. Atlas Pasajı'nda Devlet Tiyatrosu Küçük Sahne'ye girdiğimde Defne Yalnız'ın 'Nice Yıllara' adlı oyununun afişini gördüm. Oyunu geçtiğimiz yıl izleyip, yazmıştım. İlan dikkatimi çektiği için fotoğrafını çektim. Sizlerle de paylaşmak istedim. Sonra bir kitapçıya girerek, tiyatro oyunlarının olduğu bölüme gittim. Az sonra yanıma Türk bir çift geldi ve erkek: 'Fucking theatre books' dedi. Kız ise, adeta sevgilisini onaylar vaziyette 'ben de' şeklinde karşılık verdi. İşte kültür erozyonu... 


14.00'da tekrar salona dönüş yaptığımda, sıradaki oturumun sunum dili İngilizce olduğu için hazırlanan çeviri cihazları ve kulaklıklardan bir tane aldım. Burcu Yasemin Şeyben moderatörlüğünde başlayan oturum, Wolfgang Jansen'ın sunumuyla devam etti. Kendisi sunumu ayağa kalkıp, kürsü başına geçerek yaptı. Şimdiye kadar konuşan bütün akademisyenler, sunumlarını oturarak yapmışlardı. Birden şaşırdım. Konuşmacının konusu 'Cabaret with a Big K: German anf Vienna Political  Cabarets in the 1950s' Yani 'Büyük K ile Kabare Tiyatrosu: 1950'lerde Almanya ve Viyana'da Politik Kabareler' başlıklı idi. Sunum çok uzun sürmedi. Kabarenin aslında 'C'abaret olarak değil 'K'abaret olarak yazıldığından, 1900'lerin başından günümüze kadar kabarenin 3 döneme ayrıldığından, önceleri sadece eğlence aracı olarak görüldüğünden daha sonra ise politik bir işlev taşıdığından bahsetti.  

Ardından ikinci konuşmacı Marcello Gallucci kürsüyü devraldı. 'Arkadaşlarım bilirler, ben oturarak anlatamam' dedi ve sahneden inip, dinleyici ile bütünleşti. Yüzlere bakarak ve onları tanıyarak tane tane konuştu. Anlattığı 'Between Two Traditions A Case Study: Mimmo Cutcchio' yani 'İki Gelenek Arasında: Mimmo Cuticcio Üzerine Bir Etüt Çalışması' üzerine bir incelemeydi. Homeros'un 'İlyada ve Odysseia' adlı eserini İtalya'da oynayan adı geçen aktörün, oyun anını gösteren bir - iki video izletti. Teknik çok kötü olduğu için pek yararlı olmadı.


Saat 15.30 olmuştu ve yarım saat kahve arası vardı. Hava almak için dışarı çıktım. Kestanecileri görünce canım çekti, dayanamadım. Son etaba girmek için koltuğuma geri döndüğümde, Abdullah Uçman, Nursel Duruel, Behçet Çelik ve Murat Yalçın masada idiler. Handan İnci ise moderatördü. Dördünün de konusu 'Öyküleriyle Haldun Taner' ile ilintili idi. 

Handan İnci ısrarla Haldun Taner'in öyküyü daha çok sevdiğini söyledi. Abdullah Uçman, Haldun Taner'den dersler aldığını ve yaşadıklarından bir günlük tuttuğunu söyleyerek, günlüklerinden bazı bölümleri okudu. Ben, bu okunan bölümlerin, Haldun Bey'in öykücülük yönüne olan anlatımını anlayamadım. Nursel Duruel, Haldun Taner öykü adlarının hemen hemen hepsinin net, sadece iki tanesinin ise ucunun çok açık olduğunu (Gülerek Ölmek ve Sonsuza Kalmak) belirtti. İncelemek için seçtiği hikaye 'İstediği Şarkıyı Dinleyebilmek' idi. Öyküyü okudu ve açıklayarak devam etti. Öyküde geçen radyonun çeşitli anlamlarına değinerek, Haldun Bey'in de radyoyu çok sevdiğine kanaat getirdi. Sesi son derece kısık olduğu için duymakta güçlük çektim. Karşımdaki ne kadar canlı ise ben de o kadar canlıyım... 

Behçet Çelik, hemen hemen Tüyap fuarındaki konuşmanın aynısını yaptı. Haldun Taner öykülerini, Memduh Şevket Esendal öyküleriyle bağdaştırdı ve bence ortaya lezzeti olmayan bir yemek çıkardı. Bir temel göremedim. Murat Yalçın YKY'nın editörüymüş. Bu yılın başından beri Haldun Taner eserlerini artık YKY basıyormuş. Keşanlı Ali'nin 10.000 adetlik ilk baskısı tükenmiş. İkinci baskıya girmişler. 1 yılda toplam 10 kitap basmışlar. Murat Yalçın, teker teker öykülerinin adlarını ve bunların Haldun Taner'in hayatı ile olan bağını açıkladı. 1 senedir Haldun Taner ile yatıp kalktığını söyledi. Karşımda Haldun Taner'i yalayıp, yutan bir Murat Yalçın bulamadım...


Saat 17.00 olmuştu ve son kahve molası 17.30'a kadar sürecekti. Artık konuşma yok, izleme vardı. Haldun Taner için yapılan belgesel gösterimi yaklaşık 1 saat sürdü. Halit Ergenç, Haldun Taner rolünde idi. Tilbe Saran anlatıcıydı. Metin Akpınar hikaye okudu, Engin Alkan, Haldun Taner'in bir öyküsündeki 'ayı' tiplemesinde idi. (Çok başarılıydı) Zeliha Berksoy şarkı söyledi. Tüm oyuncuların isimleri görselde mevcut olduğu için daha fazla yazmıyorum. Belgesel sadece Haldun Taner'in hayatını değil, 1915'ten itibaren gerçekleşen tarihsel olayları da kapsıyor. Bu yönüyle bir miras...


Pera Müzesi Cuma günleri saat 18.00 - 22.00 arası ücretsiz. Sempozyum biter bitmez üst kata çıktım ve toplam 5 kattan oluşan müzeyi gezdim. Sonra yine müthiş bir baş ağrısıyla eve döndüm. Günü genel olarak özetlemek gerekirse, iyi başlayıp, kötüye gittiğini rahatlıkla ifade edebilirim. Yabancı konuşmacıların bizimkilerden çok farklı olduğunun altını çizmeden de edemem. Bir kez bile (ııııııııııı) ladıklarını işitmedim. Beden dilleri ve vurgulamaları oldukça iyi. Ne yapmak istediklerinin farkındalar. Algı yönetimi ellerinde. Umarım feyz alınır. Bu haliyle her iki gün toplam 19 saatlik bir sempozyuma kimse dayanamaz. Ben dersimi aldım...

ORGANİZATÖRLER ve KATKI SUNANLAR

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü
İKSV
Pera Müzesi
İstanbul Üniversitesi Haldun Taner Tiyatro Uygulama ve Araştırma Merkezi
Mimar Sinan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Önemli Not

Haldun Taner'in eserinden, kendisinden önce ve kendisine de ilham vererek, ilk uyarlamayı yapan (sanıyorum Ayışığında Çalışkur / Şamata) Melih Anık'ın sempozyuma davet edilmemesine çok içerledim. 

Soru: O tiyatro müdavimi iki gün boyunca neredeydi? Lafa gelince mangalda kül bırakmıyor! 






























Ege KÜÇÜKKİPER


2. Uluslararası Disiplinlerarası Tiyatro Buluşması : '100. Doğum Yılında HALDUN TANER Sempozyumu' (1. Gün)



Hepinizin bildiği gibi bu yıl Haldun Taner'in 100. Doğum yılı... Biraz sonra bahsedeceğim sempozyumun haricinde Haldun Taner için yapılan diğer iki etkinlikten söz etmek istiyorum. Bunlardan biri İKSV tarafından düzenlenen panel, bir diğeri ise Tüyap fuarında gerçekleştirilen söyleşi. Her ikisine de katıldım. İlk etkinlikteki konuşmacılardan Handan İnci, bu sempozyumda da konuşmacılar arasında idi. İkinci etkinliğe katılan Ayşegül Yüksel de öyle. Tüyap fuarında, söyleşi başlamadan evvel Ayşegül Yüksel'den 'Dram Sanatında Sınırları Zorlamak' adlı kitabını benim için imzalamasını rica ettim. Kendisi kitabı imzalarken, yazdığı kitabın iyi olduğundan ama satışının kötü gittiğinden dem vurdu. Bence de piyasanın iyi kitaplarından biri. Tiyatro ile uğraşan herkese öneririm...


İKSV'nin düzenlediği ilk etkinlikte de yer alan Kerem Karaboğa, sempozyumun düzenleyicileri arasında idi. 26 Kasım Perşembe günü saat 10.00'da Pera Müzesi konferans salonuna girdiğimde, kendisi kürsü başında açılış konuşmasını yapıyordu. Saat 10.00 - 11.00 arası 5 kişinin yapacağı 'açılış' (5 kez açılacak) konuşmalarına ayrılmıştı. Pera Müzesi'ne doğru giderken açılış konuşmaları için koca 1 saate ne lüzum var? diye düşünüp, hayıflanırken, Kerem Karaboğa'nın 'iki eksiğiz' (Mahmut Ak ve Mustafa Özkan) cümlesiyle rahatladım. Sempozyum için 3 açılış kâfi idi. Kerem Karaboğa'dan sonra konuşan Dikmen Gürün ve Leman Yılmaz çabuk toparladılar ve bu sayede saat 11.00 - 11.45 arası konuşacak olan Ayşegül Yüksel'in daha çok şey anlatabilmesine imkan tanıdılar. 



Ayşegül Yüksel 'ana konuşmacı' olarak yerini aldığında, Haldun Taner'in 'tiyatro adamı' oluşundaki özellikleri, onun sadece bir yazar olmadığını, aynı zamanda yapımcı, dramaturg ve iyi bir izleyici olduğunu da vurguladı. Haldun Taner'in, kendi oyunlarını defalarca izlediğini ve seyircinin tepkisine göre metin üzerinde değişiklikler yaptığını, nihayetinde oyunun sezon içerisindeki yeri tamamlandıktan, yani arşive karıştıktan sonra, metninin basılı olarak bulunabileceğini aktardı. Ferhan Şensoy'un oyunları için de aynı şeyleri söyledi. Ardından Haldun Taner ile ilgili birkaç anısını anlattı. Karşıt kavramlardan yola çıkarak Haldun Taner Tiyatrosu'ndan (bu adla basılmış bir kitabı da piyasa da mevcut) bahsetti. Haldun Bey'in Aristophanes - Bernard Shaw ve Bertolt Brecht çizgisine değindi. Haldun Taner oyunlarının geçmişte sahneleniş şekilleriyle, bugünün sahneleniş biçimleri arasındaki farklardan söz ederken, günümüz rejisörlerine de kızmadan edemedi. Televizyonda yapılan 'güldür' şovlar da bu paylamadan nasibini aldı. Haldun Taner oyunlarının farklı katmanlardan meydana geldiğini ve her çeşit izleyiciye hitap ettiğini, sorgulayıcı ve güldürürken düşündüren bir yapıya sahip olduğunu, orta oyunu ile olan ilişkisini, çoğu kez bir 'dönem panaroması' yaratıldığını, oyunlarından örnekler ile açıklayarak, konuşmasını bitirdi. Tüm konuşma tam bir sohbet havasında, nükteli ve eğlenceli geçti. Bir buçuk saatlik bu konuşma benim için sempozyumun en iyi ve en dinlenebilir konuşması idi. 



Saat 11.45 - 13.00 arası öğle arasıydı. Yemek yemek üzere salondan ayrıldım. Geri döndüğümde Essen Üniversitesi'nden Zehra İpşiroğlu, Boğaziçi Üniversitesi'nden Esra Dicle Başbuğ ve İstanbul Üniversitesi'nden Elif Candan kürsüde yerlerini almışlardı. Sözü ilk olarak Esra Dicle Başbuğ aldı. Konuşması 'Haldun Taner'in Tiyatro Oyunlarında Söylemin Kuruluşunun Anlatıbilimsel Açıdan İncelenmesi' üzerine idi. Bunun için öncelikle Haldun Taner oyunlarındaki 'önsöz'lerden örnekler verdi. Aslında Haldun Bey'in daha en baştan ne istediğini, oyunlarını hangi amaçla kaleme aldığının ipuçlarını önsözlerde bulabileceğimizi izah etti. Daha sonra perde başlarına değinerek ayrıntılı dekor ve kostüm tasvirlerini inceledi. Oyunlarındaki sahne talimatlarından yola çıkarak Haldun Taner'in öykücülük yönü ile bir paralellik kurdu. Oyunlarının 'ana ve yan metin' olarak kurgulandığını söyleyerek, konuşmasını sonlandırdı. Kendisine verilen süre 20 dakikaydı. Tam vaktinde bitirebilmek için normalin üzerinde bir hızla 'okuduğu' incelemesini keyif alarak dinleyemedim ama sempozyum boyunca konuşanlar arasında iyi bir yerde olduğunu söyleyebilirim.

Sıra Elif Candan'daydı. Ele aldığı konu 'Haldun Taner Oyunlarında Toplumsal Cinsiyet' idi. Anlatımını Haldun Taner'in 'Fazilet Eczanesi' adlı oyunu ile sınırlandırdı. Oyun için konuşmaya başlamadan evvel, genel anlamda toplumsal cinsiyet üzerinde durdu. Daha sonra oyundan bazı pasajlar vererek, kadın - erkek ilişkilerine, ataerkil toplum yapısına, oyundaki dönüşümlere ve gelişimlere yer vererek incelemesini tamamladı. Süresi yine 20 dakika idi. Bir insan ne kadar hızlı konuşabilir? sorusunun yanıtını en iyi veren kişiydi. Bilhassa okuduğu pasajlar sadece karakter adlarının birbirine karışmasına yol açtı. Beni, vurgu ve tonlamaları (tekdüzeliği) ile elinden geldiğince kendinden uzaklaştırdı. Bence bu durumun iki sorumlusu var. Biri Zehra İpşiroğlu diğeri ise kendisi. Normalde verilen süre 90 dakika idi. Yani her konuşmacıya 20 değil 30 dakika düşüyordu. Zehra İpşiroğlu, 'milleti sıkmayalım' düşüncesiyle her konuşmacının süresini 20 dakikaya indirdi. Şimdi soruyorum: Böyle daha mı iyi oldu? Özü kavrayabilmek önemli. Anlatmış olmak için anlatmak bir çözüm değil. Kaçış...

Ve Zehra İpşiroğlu... 'Mizahla Direnme: Hadun Taner' başlıklı incelemesini, Haldun Taner'in 'Konçinalar' adlı öyküsünden yola çıkarak, bu yolu Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım adlı oyununa uyarlayıp, hem öyküleri hem de oyunlarındaki mizahi yönü açığa çıkardı. Açığa çıkarırken güncel olaylardan yardım alarak konuşmasına espri kattı. Bülent Arınç'ın kadınların gülmesi yasak sözünden otoriter bakışı tartıştı. Tıpkı Ayşegül Yüksel gibi düşünce ile güldürünün aynı potada eritilmesinden söz ederek, dün ile bugün arasındaki farkları sıraladı. Haldun Taner yapıtlarının (maalesef) hala taze ve bugün yazılmış gibi olduğunu belirterek, Haldun Bey'in tüm eserleri için nasıl 'yeni okuma olanakları' olabilir? sorusuna cevap aradı. Tecrübesinden kaynaklandığını düşünerek, anlatımının son derece iyi ve keyifli geçtiğini şahsım adına söyleyebilirim. Oturum bitiminde 'Haldun Taner eserlerindeki Pygmalion koşutluğu'na etki eden bir seyirci sorusu geldi. Soru cevaplandı ve oturum sona erdi.



Saat 14.30 olmuştu ve 20 dakikalık bir kahve molası vardı. 14.50'de başlayan oturumun konuşmacıları Düzce Üniversitesi'nden Naciye Aksoy ve İstanbul Üniversitesi'nden Duygu Çelik idi. Moderatör görevini ise İstanbul Üniversitesi'nden Yavuz Pekman üstlenmişti. Naciye Aksoy başı çekti ve 'Değişenin Ardında Değişmeyen: Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım ve Eşeğin Gölgesi Adlı Oyunlarda Toplumsal - Politik Yerginin Oyun Kişileri Düzleminde İncelenmesi' adlı çalışmasını seyirciye dahi lütfedip bakarak sundu. Bakmayın ele alınan konu adının bu kadar uzun olduğuna. Akademik bir inceleme değildi. Yukarıda adını yazdığım iki oyunun 'özeti' okundu ve hepimizin bulabileceği, yergi taşıyan pasajlar, karakterler de dahil edilerek açıklandı. Genel tema Vicdanilerin giderek azaldığı, Efruzların ise çoğaldı yönünde idi. Buna başka bir boyut daha katılarak, Vicdanilerin, oyundaki gibi 'gerçek aptal' değil, sadece 'aptalı oynayan çıkar düşkünleri' oldukları saptandı. Benim için bilinen tekrarlandı...

Ardından sözü alan Duygu Çelik ise benim yabancısı olduğum '147'ler ve Haldun Taner'in Timsah'ı' adlı incelemesini görsel olarak (slayt) sundu. Buraya kadar anlatılanların hepsini biliyordum. Yeni ve farklı bir şey duymamıştım. Lakin bu konu çok ilgimi çekti ve heyecanlandım. Duygu Çelik kronolojik bir sıra izleyerek 1930'lu yıllardan itibaren gazetelerde boy göstermiş haberleri okudu. Haberler: YÖK, YÖK'ün öğretim üyelerini çıkarma yasası, üniversite reformu kanunu gibi Türkiye'nin hukuksal ve eğitimsel tarihi ile ilintili idi. Duygu Çelik, o dönem görevinden çıkarılan 147 kişiyi odak noktasına alarak Dostoyevski'nin Timsah'ı ile Haldun Taner'in Timsah'ını, olay örgüsü, karakter ve tematik bazda karşılaştırdı. Oturum sonunda gelen soru 147'ler ile Timsah'ın birbirine nasıl bağlandığını içeriyordu. Dinleyicilerin çoğu aradaki bağı kuramamıştı. Ben de öyle... 



15.50'de biten oturum için 20 dakika kahve molası verildi. 16.10'da salona geldiğimde kalabalık bir masa beni bekliyordu. Nilgün Firindinoğlu moderatörlüğünde oluşan masada, Ankara Üniversitesi'nden Bülent Ayyıldız ve Ece Yassıtepe Ayyıldız, Anadolu Üniversitesi'nden ise Erol İpekli vardı. Söze Erol İpekli başladı. 'Öyküden Sahneye: Haldun Taner'in 'Neden Sonra' Adlı Öyküsünün Sahnelenme Deneyimi' adlı incelemesini anlatırken, birkaç farklı role bürünerek öyküyü baştan sona okudu ve dinleyicileri, alanına çekmeyi başardı. Öykü bittikten sonra, alt temalara değindi. Çehov hikayeleri ile olan ilişkiden bahsetti. Lakin bana göre sahnelenme deneyimi konusu çok eksik kaldı. Ağırlıklı olarak bunun üzerinde durulması daha iyi olurdu. Öyküyü okuyup anlamlandırmak, biraz da okuyanın içindedir. Yani ona bağlıdır. Yapılmamışı yapmak için bir öneri sunmak ise katkıların en büyüğü...

Daha sonra Ece Yassıtepe Ayyıldız 'Keşanlı Ali Destanı'nın Fransızca Çevirisi Üzerine Bir İnceleme' adlı tezini görsel olarak anlattı. Tezi dört bölüme ayrılıyordu. Birinci bölüm kişiler, ikinci bölüm kültürel farklılıklar, üçüncü bölüm dinsel, dördüncü bölüm ise argo tabirlerin karşılaştırılması üzerine idi. Fransızca'ya çeviren kişinin bazı yerlerde çok zorlandığından, bazı yerlerde de kelimenin karşılığını bulamadığından dert yanıldı ve bu yollu, Türk eserlerinin, yabancılar için de aynı etkiyi verip veremeyeceği tartışıldı... 

Bülent Ayyıldız ise daha konuşmasına başlamadan, anlatacaklarının 'sıkıcı' olabileceğini belirterek, 'Sancho'nun Sabah Yürüyüşü ve Argo E II Suo Padrone Arasında Bir Karşılaştırma Çalışması: İnsan ve Toplum Eleştirisi Üzerine Bir Deneme' başlıklı incelemesini okudu. Bana göre yaptığı sadece iki öyküyü özetlemekten ibaretti. İtalya ile olan kültürel bağ es geçilmişti. Evet, çok sıkıcıydı... 



Saat 17.40 olmuştu ve son kısım başlamadan önce verilen son kahve arası vakti gelmişti. 18.00'da Metin Akpınar ve Zeliha Berksoy'un konuk olduğu, Demet Taner moderatörlüğündeki panel başladı. Herkesin yüzü gülüyordu. Her iki sanatçı da biraz kendilerinden, geçmişlerinden ve bugünün tiyatrosundan bahsetti. Kabare tiyatrosunu anlattılar ve tiyatro uğrunda karşılaştıkları zorlukları dile getirdiler. Haldun Bey ile olan anılar da elbette anlatıldı. 'Gergedanlaşma' metaforu sohbetin geneline yayılan bir nasihat çanı idi. Metin Akpınar'ın Okan ve Haliç Üniversitesi'nden gelmiş öğrencileri salonun dolmasını sağladı. Öğrencilerden biri oyun metinlerine 'senaryo' diyerek nokta atışı yaptı. Zeliha Berksoy, 'Dün Bugün' kabaresinin reklamını yaptı ve öğrencilerini daima projelerinde çalıştırdığını söyledi. Daha sonra öğrencilerinden bir tanesinin oyuna 1 saat kala iki parça büyük dekoru kaybettiğini ve kaybolan parçaların yerine, orada duran itfaiyecilere ait oturma bölümlerini kullandıklarını, böylece eski öğrencileri ile yeni öğrencileri arasındaki sorumluluk bilincini ortaya koydu. İkisi de bugünün dizileri ve oyunlarından şikayetçi idi. Panel başlamadan evvel üçlünün konuşmalarına kulak misafiri oldum. Metin Akpınar 'bu çocuklar okullardan mezun oluyorlar ama çok boşlar, bunların bir şey öğrenerek çıkması lazım' serzenişine hak verdim. Sonra yine akademisyen hocalarını düşündüm. Yine üzüldüm... Panel bitiminde birkaç soru soruldu ve saat 19.30'a kadar süren bu yorucu ve uzun gün bitti. Ben de... 



Günün geneli için bir özet geçmem gerekirse, umduğumu bulamadığımı net bir şekilde ifade etmeliyim. Akademisyenleri dinledikçe ve onların araştırmalarını gördükçe içten içe üzüldüm. Bir derinlik göremedim. İstekle bu sempozyuma katıldıkları bilincini hissedemedim. (Ayşegül Yüksel, Zehra İpşiroğlu, Metin Akpınar ve Zeliha Berksoy'u tenzih ederim) Benim hocam olsalar ne ölçüde yararlanabilirdim? sorusunu da sormadan edemedim. Beğendiğim nokta ise Haldun Taner'in artık ezbere bilinen oyunlarının haricinde, ya bir kere sahnelenmiş ya da hiç sahnelenmemiş oyunlarının (Fazilet Eczanesi ve Eşeğin Gölgesi gibi) üzerinde fazla durulması, ilgi ve alakanın bu yönde seğirtmesi. Günün ardından bana kalan şey ise müthiş bir baş ağrısı...



...devam edecek...


Ege KÜÇÜKKİPER


20 Kasım 2015 Cuma

6 Anket 6 Soru

Birkaç hafta önce twitter'ın yeni uygulaması olan 'anket'i 6 kez kullandım. Yaptığım her anket tiyatro ile ilgili idi. Ben şunları sordum, katılımcılar şunları söyledi; 

Yerli oyun mu? Yabancı oyun mu?

% 62 YABANCI
% 38 YERLİ

Soru: Seyirci talep ettiği için mi ödenekli kurumlarda yabancı oyun daha fazla, yoksa ödenekli kurumlar dayattıkları için mi, seyircinin talebi bu yönde?

Çağdaş metinler mi? Klasik metinler mi?

% 71 ÇAĞDAŞ
% 29 KLASİK

Soru: Klasik oyunlar iyi sahnelenmediği için mi seyircinin talebi çağdaştan yana yoksa seyirci yeniliğin mi peşinde?

Komedi oyunları mı? Dram oyunları mı?

% 57 KOMEDİ
% 43 DRAM

Soru: Seyircinin talebi, tiyatroyu bir eğlence aracı olarak gördüğü için mi komediden taraf, yoksa hayattaki dramdan bıktığı için mi?

Alternatif Tiyatroları tercih ediyor musunuz? 

% 61 EVET
% 39 HAYIR 

Soru: Alternatif tiyatrolar tercih edildiği için mi kan ağlıyor yoksa tercih etmeyen kesim ödenekli kurumlara gittiği için mi o kurumların doluluk oranları %100? 

Bir oyuna giderken hangisi daha çok ilginizi çeker?

% 52 METİN
% 48 REJİSÖR

Soru: Rejiden bu kadar iyi anlayan seyirci mi her oyunu hunharca alkışlayarak beğenisini ifade ediyor yoksa metni okuyup oyunu öyle izledikleri için mi oran daha yüksek?   

Hangisine daha çok gidiyorsunuz?

% 60 DEVLET TİYATROLARI
% 40 ŞEHİR TİYATROLARI

Soru: Sorum yok! Kendine soru soracak olan yukarıdaki orandan belli. Ben eleştirilerimle cevap vermeye çalışıyorum...


Ege KÜÇÜKKİPER

22 Ekim 2015 Perşembe

Yeni Metin Yeni Tiyatro Üzerine Düşünceler


Son zamanlarda 'Yeni Metin - Yeni Tiyatro' diye bir kavram oluştu. Şöyle bir bakıyorum da bu kavramı çoğunlukla alternatif tiyatrolar kullanıyor. Ödenekli kurumlardan ses yok. Demek ki onlar eskisinden memnun. İşte benim çelişkiye düştüğüm kısım tam da burada başlıyor. Kafamda bir yığın soru. Bunları not etmek istiyorum...  

Yeni bir metin ve tiyatrodan bahsediliyor ise eskisi ne idi? 
Akabinde yenisi ne oldu?
Bugünün tiyatrosu eskidi mi?
Öyleyse, ödenekli kurumlarda eski metinlerle karşılaşılıp, eski tiyatro mu izleniliyor?
Bu kavramı ortaya atanların yaptığı tiyatro yeni mi?
Yeni ise neye, hangi amaca ve kimlere hitap ediyor?
Bu tanımı oluşturanlar, eski tiyatroda ne gibi bir deformasyon gördü?
Onlara göre yeni kavramı ne anlam ifade ediyor?
Yeni metin, genç yazarların ya da yazar adaylarının yazdıklarını mı kapsıyor?
Bu tanımlamanın içerisine dahil edilenler, ödenekli kurumlarda oynanmayan oyunlar mı?
Yeni metinler daha mı cesur?
Saf dışı bırakılan metinler gerçekten eski(di) mi?
Yeni tiyatro ile anlatılmak istenen, tiyatronun yeni bir biçime kavuşması mı?
O halde bu biçim ne ve neye dayanıyor?
Yeni bir metin ve tiyatro mevcut ise, ödenekli kurumlar neden eskide ısrarcı?
Yeni metin ve tiyatronun, bütünsel olarak Türk Tiyatrosuna getirisi nedir?
Yeni metin ve tiyatro, seyirci üzerinde nasıl bir değişimi hedefleyip, neyi vaad ediyor?
Niçin yeni metne ve tiyatroya ihtiyaç duyuldu?

İnternette gezinirken şöyle bir açıklama ile karşılaştım:

Galata Perform bünyesinde oluşturulan Yeni Metin Yeni Tiyatro Yönetmenlik Atölyesi, Oyun Yazarlığı ve Oyunculuk Atölyeleriyle paralel giden ve birbirinden yararlanan dolu ve kapsamlı bir program sunuyor. Yönetmen adayları, sene içerisinde yazarlar ve oyuncularla çalışma imkanının yanı sıra sene sonundaki 'Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali'nde, oyun okuması yönetme olanağına sahip oluyor. 

Yukarıdaki açıklama benim aklıma "yaz - yönet - oyna" mantığını getirdi. Bu ne kadar sağlıklı? Tartışılır. Bir aday bence tek branş üzerine yoğunlaşmalı. Program sonunda 'oyun okuması yönetmenliği' olanağı veriliyorsa, yönetim kısmı daha ağırlıkta demektir. (Umarım yazdıkları metinleri okumuyorlardır) Bir de adayların çalışma fırsatı bulacakları yönetmen ve yazarlar kısmı var. Yeni metin yeni tiyatro henüz yavaş yavaş yerini buluyor ise, gelecek olan meşhur yönetmen ve yazarlar eskinin bir parçası olacak. Bir nevi eski, yeniyi besleyecek. Bir başka deyişle, yeni, eskiye muhtaç. Bunu yapan bir alternatif tiyatro. Buradan hareketle ve bu konuyla bağlantısıyla bir başka noktaya değinmek istiyorum... 

Alternatif tiyatroları incelediğimde gördüğüm manzara, genelde kendi yazdıkları metinleri oynamaları ve kendileri yönetmeleri şeklinde. Alternatif tiyatroların bazıları 10 küsur yıllık, bazıları ise daha çok yeni. 

Düşünüyorum: Hiç bilmediğim bir tiyatroya gitmeye karar verdim. Hangi oyunu seçtiklerine, yazanına ve yönetenine baktım. Anladım ki yazanı da yöneteni de oyunu da bilmiyorum. Bilmiyor oluşum elbette o kişileri ve eseri 'kötü' olarak nitelendirmez. Bu şartlar altında gitmeli miyim? Muallaktayım. 

Şimdi aynı durumu farklı bir biçimde düşünüyorum: Yazanı ve yöneteni hasbelkader tanınmış, metin zaten bilindik. Gitmeli miyim? Yine muallaktayım. Lakin bir önceki duruma göre bazı şeyler kafamda daha net. Haliyle gitme payım daha yüksek. Elbette bu da oyunu daha 'iyi' yapmaz.    

Bilindik bir metinden kastım klasik bir eser değil. Özel ya da alternatif sahnelerin böyle bir prodüksiyonu maddi açıdan gerçekleştiremeyecekleri aşikar. Lakin o tiyatro 'bilinmez' olarak açıldı ise, üyeleri ve yapımı 'bilinmez' olamaz. Başta seyirciyi çekecek oyunlar ile başlanır, seyirci zaman içerisinde bilmediğini, bilir hale gelir ve bir 'tanıdık' olur. Daha sonra bu tanıdık, artık sizi tanıdığı için, çoğu yapımınıza gelir. Kendi metniniz, o tanıdığın nezdinde değerli olur. Bunu yapan alternatif sahne çok az. Ben ilk durumu ele alanlar başarısız, ikinci durumu ele alanlar çok başarılı olur demiyorum. Sadece 'alternatif' sunuyorum. 

Sonuç olarak ilk düşüncem, onlar için bir yenilik. İkinci düşüncem için belki eski denemez ama yeni olarak kabul etmeyecekleri de kesin. Bu durumda benim için Yeni Metin - Yeni Tiyatro bir bilinmez, tanınmaz, flu bir 'şey'. İçinin doldurulması ve doluluğun sahneye aktarılması, bu konuda seyircinin bilinçlendirilmesi gerek. İnsan alışkanlıklarından kolay vazgeçemez. Uyumu önce kendi içinizde yakalamanız şart. Siz uyarsanız benim uymam daha kolay. En yenisinden, düşünün...


Ege KÜÇÜKKİPER