18 Ocak 2015 Pazar
Kaçan Fırsatlar Limited (İBBŞT)
'Kaçan Fırsatlar Limited', Çağan Irmak'ın, 'Kabuslar Evi' başlığı altında yazıp yönettiği, 2006 yılına ait, psikolojik gerilim türünde olan 13 seri filmden bir tanesi. Oyuncu kadrosunda ise; Levent Üzümcü, Bennu Yıldırımlar, Ali Düşenkalkar, Kutay Köktürk, Sevim Gelenbe ve Bilge Şen var. Filmi daha önce izlemiştim. Dün akşam tekrar izledim. İkinci izleyişim, senaryodan farklı anlamlar çıkarmamı sağladı. Filmdeki karakterler ve olay örgüsü İBBŞT'nı hatırlatırken, kurumun yöneticilerinin tutunduğu tavırlar aklımdan geçti.
Filmi izleyenler bu yazıyı okuduktan sonra benzer noktaları göreceklerdir. İzlemeyenler için, elimden geldiğince 'açık' yazmaya çalışacağım. Fakat filmin bütününe değil, sadece benzer noktalara değineceğim.
Baş karakterimize "O" diyelim ve başlayalım. O, büyük bir iş adamı. Her türlü çalışanı (şoförü, ofis elemanları, çaycı) O'ndan nefret ediyor. Çünkü kendisi, bütün iş ve ilişkilerini 'tatlı sert' bir yolla 'kulak çekerek' yürütüyor. Çaycı, her seferinde kahvesine tükürüyor fakat O, bu durumu bilmiyor.
Burada duralım. Tanıdık geldi değil mi? Yukarıdaki paragrafta iki benzerlik söz konusu. Birincisi zaten aşikâr. O'nun 'idare etme' yöntemi. Diğeri ise, habersiz tükürülen kahve. O, kurum içinde köstebek olduğunu söylüyor. Yani biri o kahveye tükürüyor ama kim olduğu belli değil. Sadece şüphe var. Ama o, kahveyi içmeye devam ediyor. Yani kendi kendini zehirliyor. Ne uğruna? Ayrıca köstebek, 'nefret' kısmını da onaylıyor. Demek ki seveni kadar sevmeyeni de var. Kulislerinden 'sevgi' taşan bir kurumun yöneticisi, bu nefreti almak için ne yapmış olabilir? (Filmdeki nefretin nedeni: 'muamele')
Devam edelim. O, bu şekilde davranmaya devam edip, kendi PR'ını düşündükçe, yeni bir iş fırsatlarını 'kaçırıyor' ve elindekileri kaybediyor. Tam bu esnada gazetede ve televizyonda 'Kaçan Fırsatlar Limited'in ilanı ile reklamını görüyor. Görüşmeye gittiğinde kurumun sahibi, ona kaçırdığı 3 fırsatı tekrar sunabileceğini, bunun için 3 adet çikolata alıp, dileğini tutuğu anda yemesini söylüyor. O, birinci çikolatayı yerken, Tuzla'da kaybettiği arazi ihalesini geri almayı, ikinci çikolatayı yerken bir Amerikan şirketi ile ortaklık yapmayı, üçüncü çikolatayı yerken de, geçmişinin silinmesini istiyor. (Not: Üçüncü çikolatanın yarısı yok)
Yine duralım ve benzerliklere bir bakalım. Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, O'nun her isteği 'ben' merkezlidir. İlk iki isteği şirketi ile ilgili imiş gibi duruyor olsa da O, cebine girecek olanın derdindedir. Bizde ki O'ya, böyle bir fırsat verilse BENCE şunları dilerdi: 1) PR yüksek olsun, 2) Tiyatroyu tiyatrocular yönetsin, 3) Tarihe geçeyim. Görüldüğü üzre ilk iki istek kurumun menfaati içinmiş gibi algılanmaktadır. Lâkin 'ben' merkezlidir. Tiyatroyu yükseltmeye ve geliştirmeye yönelik bir adım değildir. Özellikle ikinci dilek (filmdekinin) İBBŞT'nun yabancı yönetmenler ile çalışma isteğine birebir uymaktadır.
Ve üçüncü dilek. Biri geçmişini silerek unutulmak istiyor, diğeri geçmişi ile hatırlanıp tarih yazmak. Her ne kadar zıt dilekler olsalar da aslında birbirini tamamlıyorlar. Filmdeki O, bu dileğini canı ile ödüyor. Bu sayede otomatik olarak geçmişinden kurtuluyor. Bizim O, bu dileği için nasıl bir bedel ödeyecektir bilinmez fakat tarihe geçeceği kesindir. İyi mi yoksa kötü mü hatırlanacağının cevabı ise şüphesiz çikolatanın 'yarım' oluşunda saklıdır. Bizim O'nun hala, kayıp olan diğer yarıyı bulmak ve iyi bir biçimde iki parçayı tamamlayıp yeme şansı vardır.
Filmde sık sık kullanılan bir cümle ile yazıyı bitirmek istiyorum. Şöyle diyor çikolataları sunan dilek bekçisi: "Siz sadece görmek istediğinizi görmüşsünüz." İBBŞT tamamen kendi içine bakmakta, dışarıdaki gözü içeriye sokmamakta direnmektedir. Dilek bekçisi, filmdeki O'yu öldürürken ilk olarak 'gözlerini' oyarak işe başlamıştır. Bilmem anlatabiliyor muyum?
ÖNEMLİ NOTLAR:
1) Tesadüftür ki filmin iki oyuncusu (L. Üzümcü ve B. Yıldırımlar) İBBŞT sanatçısı.
2) "Kabuslar Evi" başlığı İBBŞT'nın seyirciye yaşattıkları ile doğru bir ada ulaşmıştır.
3) Dilek bekçisinin niyeti kötüdür. Fakat O bunu anlayamamıştır. Bu nedenle hep 'verileni' almıştır. Verileni lezzetli bulmuş ve daha çok istemiştir.
4) İBBŞT, tarihinde çok fırsat kaçırmıştır. Kaçırmaya da devam etmektedir.
5) Filmdeki O, K.F.Limited'in reklamını her gördüğünde kendine zarar vermektedir. (Bir tarafını keserek) İBBŞT için de durum bundan farksızdır. O'nu kemiren, O'nun içindedir.
Filmin linki:
https://www.youtube.com/watch?v=VPYN8apYyIM
EGE KÜÇÜKKİPER
15 Ocak 2015 Perşembe
Röportajın Adı: GSY (İBBŞT)
Bu yazı Seray Şahinler Demir'in, İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu ile yaptığı röportaj ile ilgilidir.
Röportaj linki:
http://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=2524
1) 3-5 Eleştirmen demeniz bile
eleştirmenleri yok saydığınızın bir göstergesidir. Unutulan eleştirmen Üstün Akmen değil de bir başkası olsa idi yine aranacak mıydı? Yoksa bir çifte standart durumumu söz konusu?
2) Öğrenciler daha evvel küsmemişti.
Bu yönetimden evvel her gittiğim oyun talebe kaynıyordu. Bence şimdi küstüler. Salonun çoğunluğu 60 yaş ve üzeri seyircilerden oluşuyor. Her gösterimden haberim var.
3) Klasik eser oynamadığınızın
farkına varmanız güzel. Fakat seçtiğiniz oyunlardan birini bu sezon Tiyatro Pera'da
oynuyor. (Kısasa Kısas) Ve oynayacakları haberini ben yazın öğrenmiştim. Aynı oyunu seçmek ne derece doğru? Hoş bir rekabet değil.
4) Hülya Karakaş'ın mektubu ironi
kokmuyordu. Sizin kamuoyuna duyurduğunuz çeşitli mesajlarınız gibi 'açık' bir mektuptu. İroninin
kelime anlamına bakmanızı rica ediyorum.
5) Oyun provasını görmek
istediğinizde, yönetmenin ve oyuncuların 'direnmeleri' normal değil mi? 'Aç göster' zihniyeti size yakışmıyor. Direnişin kelime anlamının sizde çok başka yerlerde olduğunu görüyorum.
6) "Cibali Karakolu" 40 prova yaptı
diyorsunuz. 8 Ekim'de oyunun çıkması şart mıydı? Biraz daha bekleyemez miydi? 'Ben geldim yaptım' mantığının doğurduğu sonuçlar ortada.
7) "Kurum dışı iş kabul
etmiyorlar" cümleniz röportajın 'topic' cümlesi konumunda. Tiyatroları teker teker ziyaret etmenizi diliyorum.
8) Eski oyunlarla vedalaşmanız 'torpil' içeriyor. "Şark Dişçisi", "İstanbul Efendisi" yıllardır oynuyor. Hem de her ay. Yoksa bahsi geçen oyunların yönetmeninin Engin Alkan oluşu bu oyunları kaldırmanıza bir engel mi teşkil ediyor? Yöntemden kastınız PR mı?
9) Oyun seçimindeki 'otorite' Yiğit
Sertdemir demişsiniz. Bu kadar kolay mı? Soytarı ile Cordelia ilişkisini
çözemeyen bir otorite...
10) Protokolü azaltmışsınız. Bu iyi. Fakat engelliler için neden sadece Perşembe günü seçildi? Eskiden her gösterimde üstyazı uygulaması vardı.
11) Sözlerinizden anladığım
kadarıyla her oyuna 2 gala yapılıyor. Bu durum bende, seyirci gösterimlerini azaltıp kendi
içinizde 'eğlendiğiniz' izlenimini bıraktı.
12) 'Mağdur' edebiyatını son gaz
devam ettirmişsiniz. Yedikule'den gelmeniz seyirciyi hiç ilgilendirmez. Yelpazeden kasıt bu olmamalı...
13) Ben 'onlardandım' (geçmiş zaman) sözünüz bir
başka kutuplaştırma örneği. Şimdi kimlerdensiniz? Bu ifadenin ardında kulislerinizde 'sevgi' oluşu şüphe çekmez mi?
14) 'Çatlak' sesler, siz
düzeldiğiniz zaman susacak. Kurumun da 'dibi çatlak'. Çünkü kazanın dibi yamalı.
Çıkan ses ortada ama duyan yok. Kulaklarınız tıkalı. Bu durumda eleştiriye kulak vermeniz de imkansız.
15) "Kadın İstasyonu" oyununu
bilmemeniz çok ilginç. Son 10 yılda İBBŞT'nda kaç oyun izlediniz ve kaç oyun
okudunuz? Bunu size 'Bertolt Brecht Külliyatı'nı (11 cilt) eksiksiz okumuş olan biri soruyor.
16) Uyum süresinin 'geleneksel' olduğunu belirtiyorsunuz. Görüyorum ki siz hala uyum sağlayamamışsınız. Neyse süreniz uzun..
17) İşinize gelmeyen
şeyleri 'aile içi' olarak değerlen- dirmişsiniz. Bu pek 'açık' değil. Tabii
'hakkınız' var.
18) Bir yandan okul (aslında atölye) açıp diğer
yandan yabancı yönetmen peşinde koşmak bence mantık dışı. Yönetmen yok diyorsunuz lakin olanı da istemiyorsunuz. (Bkz: Hülya Karakaş) Hep aynı kişilere oyun yönettirmek niye?
19) Okul açmakla tarihe geçip
geçmediğinizi, okul ve zaman gösterecek. Şimdiden konuşmak çok erken. Kendinizi 'tanrı'
ilan etmek yakışık almaz.
20) 70'e kadar oradayım lafınız inşallah
şakadır. Düşünmek bile istemiyorum!
21) Tiyatro duraklama döneminde falan değildi. Siz başa geçince yükselme dönemine de geçmedi.
22) Kendi beynimi ancak ben kontrol ederim. Sizin 'kulak çekme'niz bana sökmez.
23) Sizin için GSY sadece Muhsin Ertuğrul ve Gencay Gürün mü demektir? Diğerleri? Mazlum Kiper ve Ayşenil Şamlıoğlu dönemlerini inceleyin.
24) Kerem Yılmazer sahnesi'nde 'konuk' tiyatrolar
oynayabiliyorsa, kurum oyunları da oynayabilir demektir.
25) Tiyatro, seyirciyi mutlu etmekten
ziyade, 'rahatsız'
etmelidir.
etmelidir.
NOT
Röportajı yapan şahıs oyun yazarı olan Pirandello'yu,
teknik direktör Prandelli şeklinde yazarak büyük bir
skandala imza atmıştır. Bir özür borçludur.
EGE KÜÇÜKKİPER
30 Aralık 2014 Salı
'Güncel'i İyi 'Okumak' Gerekir
Dün Memet Baydur'un "Yeşil Papağan Limited" adlı eserini okudum. Eseri okuduktan sonra bundan önceki okumalarımda yaptığım gibi, ilk olarak metni kendi kafamda tarttım ve aldığım notlardan birtakım çıkarımlar yaptım. Daha sonra Devlet Tiyatroları Digital Oyun Arşivi'nden, oyun hakkındaki broşürleri inceledim. İncelerken, dikkatimi çeken ve beni şimdiye kadar rahatsız eden bir konu üzerinde durulduğunu gördüm. Yazarın kendi ağzından aktardığı iki sayfalık kısmın fotoğrafını aşağıda paylaşmak istedim. Aslında benim bu yazıda değineceğim 'sorun' sadece ilk sayfayı kapsıyor fakat oyunun ortaya çıkış sürecini merak edenler için her iki sayfayı da yayınladım. (Yazımın devamı fotoğrafların altındadır. Öncelikle fotoğrafta yazanları okumanız daha iyi olacaktır)

Memet Baydur şöyle diyor: "Hayatı boyunca 'güncel' olanla dalga geçmiş ve 'güncel edebiyat' ile mesafesini korumaya çalışmış bir yazar olarak, memleketimiz yazınının bence en güzel örneklerine sığınıyordum." Yazarın bu cümlesinden yola çıkarak, 'güncel' ile ilgili bazı maddeler oluşturdum.
1) Güncel olanla dalga geçmek her yazarın yapabileceği ve anlayabileceği bir şey değildir. Öncelikle 'güncel' kelimesi neyi ifade ediyor bir bakmak gerekir. Yerli ya da yabancı genç oyun yazarlarında 'güncel'in sadece 'bugün'e has bir şey olarak algılandığını görüyorum. (Okuduğum metinler bana bunu gösteriyor) Güncel, yalnızca bugünü kapsamaz. İlerisi için bir kaynak oluşturur. Adımlar (replikler) geleceğe doğru giden yolu belirler. Günümüz itibariyle yazılan oyunlar, bundan 200 sene sonra sahnelendiklerinde, güncelliği merkez noktasında tutup, bugünü (sahnelendiği günü) yakalayabilmelidir. (Klasik eserler bunu yapıyor.) Mühim olan 'evrensel' olabilmektir.
2) Her şeyden önce dikkatinizi çekmek istediğim bir husus var. Memet Baydur'un oyunu 'isim' olarak fazlasıyla güncel. Bunu, oyun isminin (Yeşil Papağan Limited) 'belirsizliğine', 'kimliksizliğine', 'kişilerden ve olaylardan bağımsızlığına' borçlu. Metin 1992 yılında yazılmış. Aradan geçen 22 yıllık süreç içerisinde eskimemiş, güncelliğini yitirmemiş. Yani o güne 'kilitli' kalmamış.
Çünkü dönemin siyasilerinin adları gerçeği yansıtmamış, olaylardan tarihi akış içerisinde ve isim verilerek bahsedilmemiş. Bütün bunlara rağmen metni okurken, 'bakan' olan karakteri, yakın bir zamanda haklarında fezleke çıkarılan dört eski bakandan biri, bir başka karakteri ise yine çok yakın zamanda "faiz geri alımı" ile gündeme gelen kişi olarak yorumladım. Karakterleri günümüz ile bağdaşlaştırdığım için haliyle olayları da bu çerçevede yorumladım. Kısacası 22 sene öncesinin ışığı bugünü aydınlattı. Çünkü kilit her zaman 'açık'tı.
"Taksim Meydanı Müzikali" dediğimde ne düşünürsünüz? Ben, adı (ve dolayısıyla metni) adeta 'bugün' (aslında dün) içerisine sıkışmaya mahkûm olmuş, Yeşil Papağan Limited'in tersine her şeyi belli ve açık (!) olan, belki bundan yıllar sonra hatırlanmayacak bir olayın peşinden giden, dönemin siyasilerine takılı kalan bir oyun düşünürüm. İktidarlar gelip geçici fakat sanat/sanatçı kalıcıdır. Memet Baydur'un oyunu tam da bu 'kalıcılık' üzerine kurulu. Gökhan Erarslan'ın "Vakti Geldi" adlı oyununu da bu kalıcılığın içerisine dahil edebilirim. Oyundaki karakterlerin isimleri 'Bürokrat', 'İş Adamı', 'Profesör' ve 'Kadın'dır. Hangi Bürokrat?/İşAdamı?/Profesör?/Kadın? olduğu belirsizdir. Yani boşluğu siz doldurursunuz.
3) "Güncel olan ile dalga geçmek" Memet Baydur'un metninde asla bir 'yergi' taşımıyor. Oyun kara komedi türünde ve bu türün gerekliliklerini yerine getiriyor. 'Laf sokmak' bir dalga geçme sanatı değildir. Dalga kimi zaman yükselir, kimi zaman alçalır. Bu da oyunun nasıl bir zekaya hitap ettiğini gösterir. Bazen seyirci yüksek dalgada boğulur bazen yazar. Boğulan yazar, artık dünde anılacak, gelecek için bir şey yapamayacaktır. Bazen de yazar 'dalgakıran' vazifesi görür. Sınırı aşmaya müsade etmez! (Her şeyin bir ölçüsü var)
4) "Güncel edebiyat ile mesafeli olmak" her zaman iyidir. Ben, bu cümledeki edebiyat sözcüğü yerine 'tiyatro'yu koyuyorum ve sahnelenen çoğu oyunun 'vitrin' olduğunu yineliyorum. Popüler kültürden beslenen bir sanat olmaz. Olmamalıdır. Hangi oyunun bu yolla sahnelendiğini, yazıldığını ve seçildiğini anlarım. Anladığım zaman da o oyun/yazar/yönetmen ile arama bir mesafe koyarım. Oyunu izlememekle, yazarın diğer eserlerini (varsa) okumamakla, yönetmeni takip etmemekle...
Oyun Yazmak İsteyenlere Çağdaş Türk Yazar ve Oyun Önerileri
Güngör Dilmen (Canlı Maymun Lokantası), Orhan Asena (Korku), Oktay Arayıcı (Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi), Güner Sümer (Hüzzam), Haldun Taner (Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım), Turgut Özakman (Sarıpınar 1914), Turan Oflazoğlu (Kösem Sultan), Melih Cevdet Anday (Mikado'nun Çöpleri), Adalet Ağaoğlu (Kozalar).
Kaynak: DT Digital Arşivi / İDT "Yeşil Papağan Limited" Oyun Broşürü.
EGE KÜÇÜKKİPER
22 Aralık 2014 Pazartesi
Fincancı Katırları Zülf-i Yâre Dokunarak Toronto'dan Geçti
"Hey Zaptiye! Niçin kırbaçlıyorsun o zavallı 'orospu'yu? Onu kırbaçlamana neden olan şeyi, sen onunla yapmak için yanıp tutuşmuyor musun?" (W. Shakespeare - Kral Lear)
3 aydır Toronto'dayım. 3 ay daha kalacağım. Giderken, tiyatrosuz bir sezon geçireceğim için üzgündüm. Daha sonra ortaya çıkan oyunlar, yönetim değişiklikleri ve en son Cibali Karakolu tartışmaları beni bu üzüntümden kurtardı. Fakat bu sefer başka üzüntülerim başladı. Erhan Yazıcıoğlu göreve geldikten sonra çeşitli gazetelere röportaj verirken dilinde hep şu cümle vardı: "Küstürdüğümüz seyirciyi geri getireceğiz." Erhan Bey'in doluluk oranı hesaplarına göre küsen seyirci geri gelmiş olmalı. Gelen gideni aratır derler. Siz, kaybettiğiniz 1 seyirciyi umursamayabilirsiniz (ne de olsa doluluk oranını etkilemez) ama ben kaybettiğim bir kurumu umursarım. Zaten bu yazı da umursadığımı gösteriyor.
Yakınlarım (ailem, ailemin arkadaşları, arkadaşlarım, onların arkadaşları, sosyal medya aracılığı ile tanıştığım dostlarım) İBBŞT oyunlarına gidip gitmeme konusunda ağzımın içine bakıyorlar. "Gitme!" diyemiyorum. Bu benim 'kör' merhametimden kaynaklanıyor. Lâkin "Git!" dememin amacı da "değer" mantığından dolayı değil. Maksat tiyatro kazansın. Yani PR'ınızda olumlu anlamda katkım var. Sizin için çok önemli olduğundan belirtmek istedim. Bu belki beni dinlemenizi sağlar!
Zihni Göktay, fincancı katırlarını ürkütmeden, zülf-i yâre dokunmadan bazı şeyleri söylüyorum diyor fakat kurumun başındakiler bunun tam tersini yapıyor. Ben olsam oturur, fincancı katırları neden ürktü? diye düşünürüm. Sizi eleştirenlerin diline sivri diyor, onları düzeysiz, seviyesiz hatta kifayetsiz muhteris olarak adlandırıyorsunuz. Sizin yaptıklarınız ya da yapmayı düşündükleriniz onlara bu türden sıfatlarla hitap edilmesine neden oluyor. Yani sizin yaptıklarınız düzeysiz ve seviyesiz. Bir eleştirmenin dili, karşısındakine bağlıdır. İş kötüye doğru gidiyor ise dil sivrileşir. İyiye gidiyor ise (sizin tabirinizle) "törpülenir." Aslında dilin ölçüsünü sizler belirliyorsunuz. Karalamaya çalıştıklarınızı düzeysiz ve seviyesiz olarak nitelendirmeniz, hakarete karşı meyilinizi gösteriyor. Bu tutumunuz çok PR yapmaz...
Şunları belirtmek isterim ki teyzem, Erhan Yazıcıoğlu ve eşi ile ahbap. Yaklaşık 10 sene önce MSM'nde oyunculuk dersleri alırken de hocası Engin Alkan idi. Yani ben her iki ismi de son 10 yıldır yakından takip ediyorum. Bunu da daha önce hiç kimseye söylemedim. Fakat iş başka aşk başka. Demek istediğim kimseye torpil yok. Çünkü bu benim PR'ımı düşürür. Anlaşıyor muyuz? Dilinizi yakalamaya çalışıyorum...
Bir kurum neden eleştirilir?
1) Hiç ya da çok uzun süredir oynanmamış oyunlar durur iken bir Türk filmini sahneye uyarlarsa eleştirilir. Yıllardır "Nora" (Bir Bebek Evi -Henrik Ibsen) oynansın diye söylemediğim şey kalmadı. Ama haklısınız müzikaller seyirci çeker. Emre Koyuncuoğlu'nun yönettiği Hedda Gabler'de (Henrik Ibsen) 1 sezon sonra repertuardan kalkar. Size tavsiyem "Şekerpare"nin yanına bir de Ibsen oyunu eklemenizdir. Günü kurtarma çabası içerisinde olduğunuz için bu yöntem eleştirileri bir nebze olsun hafifletecektir. (Ortak dili ancak bu şekilde yakalayabiliyorum)
2) Sadece doluluk oranını arttırsın diye aynı oyunu, aynı ayın 3 haftası oynatırsanız eleştirilir. (BKZ: OCAK AYI - ON İKİ ÖFKELİ ADAM) Diğer oyunlara haksızlık olmaz mı? Haksızlık yapmamak isterken haksızlığa ortak oluyorsunuz. Diğer oyunların rejisörleri ve oyuncuları (Engin Alkan hariç) eğer bu duruma tepkisiz kalıyorlar ise onlar da ortak oluyorlar demektir.
3) Cibali Karakolu ile ilgili, oyuncusu farklı bir şey söyleyip, GSY farklı bir şey söylerse, bir de üstüne rejisörün ağzını bıçak açmazsa eleştirilir. Ben çok seslilikten yanayım, ama çok başlılık başka bir şey. Önerim, oyunu olduğu gibi bırakmanızdır. Yarın bir gün bir başka seyirci çıkıp, "oyun bu haliyle de çok uzun, en iyisi siz tek perdeye indirin" dese yapacak mısınız? Beni şaşırttınız demek ki 1 kişiyi önemsiyormuşsunuz. Bunu, yakın zamanda sahnede bir Ibsen oyunu göreceğim şeklinde yorumluyorum...
4) 100. Yıl özel gecesini seyirciye kapalı yaparsa eleştirilir. Adınız "şehir" tiyatrosu değil mi? Şimdi yine önemseme konusunda çelişkiye düştüm. Beni bundan kurtarın.
5) Yönetmeliğe karşı çıkanlar, aynı yönetmelikle idareci konumuna gelirse eleştirilir. İnandırıcılıktan yoksun kalmayı siz seçtiniz. Seçiminizin yanlış olduğunu söyleyenlere de kızıyorsunuz. Her seferinde ağzınıza tatlı niyetine bir şekerpare koyamam. Birazda üzerindeki bademi yemenizi tavsiye ederim. Acı dilinize iyi gelecektir.
6) Bir eleştirmen/seyirci, oyunu izlemeden evvel okuma amaçlı oyunun metnini talep ettiğinde, kurum metni vermiyorsa eleştirilir. Bu, kurumun eleştirmene/seyirciye saygısı olmadığını gösterir. O metne ulaşmak herkesin hakkıdır. (Civan Canova'yı örnek alın!)
7) "5 yeni sahne açacağım" dedikten sonra 1 sahne (Üsküdar Kerem Yılmazer) kapatırsa eleştirilir. Fakat Lefkoşa'dan gelen konuk tiyatrolara, kapatılan sahne tahsis edilirse eleştirinin dozu da artar.
Boş yere istifa yaygarası koparmayacağım çünkü kimsenin etmeyeceğini biliyorum. Ayrıca bundan dolayı da bir kurum eleştirilebilir. İBBŞT'na artık çok daha farklı bir gözle bakacağım. Sizin de öyle bakmanızı salık veririm. Mesela Toronto artık öyle bakıyor ;)
Not: "Burada Laf Çok" adlı programı izledim. Program konukları: Erhan Yazıcıoğlu, Perihan Savaş, Engin Alkan ve Zihni Göktay idi. Programın adına yaraşır biçimde davrandınız. Konuşma üslubundan bile kimin daha ağırbaşlı olduğu anlaşılıyordu. İBBŞT eğer hâlâ saygın bir kurum ise GSY bunun farkında olmalıdır. Ayrıca Zihni Bey her programda aynı şeyleri söylediğinin bilincine varmalı ve seyirciyi usandırmamalıdır.
EGE KÜÇÜKKİPER
12 Kasım 2014 Çarşamba
Bir Portre: 'El' - 'Eş' - 'Tir' - 'Men'
TEB (Türkiye Eleştirmenler Birliği) Başkanı, Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri Jüri Başkanı ve Lions Ödülleri Jüri Üyesi olan Üstün Akmen, (evet doğru okudunuz üç ayrı kurumda jüri) twitter'dan öğrendiğime göre dün (11.11.2014) Yol Tv'de "Bir Portre" adlı programa konuk olmuş. Programı bugün (12.11.2014) internetten bulup izledim. İzlerken de notlar aldım. Üstün Bey'i görmüşlüğüm vardı fakat sesini ilk defa programda duydum. DT'nun kapanmaması için yapılan Beyoğlu yürüyüşünde duymayı çok isteyip duyamamıştım. Kısmet bugüne imiş. Her neyse, Üstün Bey'in söylediklerini üzerime alındım ve düşüncelerimi dört ana başlıkta toplayarak, sizlere sundum.
1) EL
Bildiğiniz üzre "el" kelimesi, "yabancı" anlamına geliyor. Üstün Akmen, kısa bir süre önce, genç eleştirmenlere, yazdığınız yazıları yollayın çağrısı yaptı. Programda da destek verdiğini açıkça belirtti. Fakat daha sonra söylediği, "genç eleştirmenlerden çok bir şey beklemiyorum" cümlesi, önceki açıklamalarını çürüttü. Üstün Akmen'e göre ben yabancıyım. Oluş(turul)an "klan"ın içerisinde yer alamam. (Zaten almak istemem) Kendisine yapıldığı gibi, yazılarım bu işle meşgul kişiler tarafından derlenip toparlanarak, incelenemez. Yani "yaşayan bilir" lafı hikâye. Ben onun tabiri ile "sağda solda yazı yazan" biriyim. (Blogların, diğer mecralara göre daha çok okunduğunu bilse keşke) Bu nedenle eleştirmenin sadece "el"i olabilirim. Peki ya el verilse? Nasıl olur?
2) EŞ
Üstün Akmen, gençlerden neden çok şey beklemediğini daha sonra detaylı olarak açıkladı. Nedenlerden biri gerekli okumaları yapmıyor oluşları imiş. Gerek oyun gerekse tiyatro üzerine sayısız kitap okudum. Hatta bir kısmının listesini de yaptım. O listede Üstün Akmen'in söylediği Shakespeare'de var, Commedia dell'Arte'de. Bir diğer neden, deneyim ve bilgi birikiminden yoksun oluşları imiş. Benimle çok güzel tiyatro sohbeti yapılır. Bilen bilir. Yelpazem geniştir. 1997'den beri de oyun izlerim. Hem de Allah'ın bana verdiği iki göze, gözlüklerimle iki göz daha ilave ederek. Hafızam çok kuvvetlidir. Arşivim de sağlamdır. Fakat bunların hiçbiri, Üstün Bey'in gözünde diğer eleştirmenlere "eş" olmayı sağlamaz. Sonra "eş jüri başkanı" falan olurum neme lazım. Peki ya eşlik edilse? Nasıl olur?
3) TİR
Üstün Bey'in görünümü (bana göre) sert. Yani kişide hemen yanına yaklaşılacak türden bir izlenim bırakmıyor. Karşısındakini tir tir titretiyor. Haliyle bu da araya bir mesafe koyuyor. Ben de böyle yazılar ile iletişim kuruyorum. Zaten daha fazlasına da izin ver(il)miyor! Üstün Akmen programın bir bölümünde mesleğinin üstatlarından dem vurdu. "Onların çoğu yazısında dekor, kostüm ve ışık hakkında bir şey yazmaz, reji ile oyunculuk çok çabuk geçilir, oyunun sadece beğenilip beğenilmemesi üzerinde durulur, neden beğenilip beğenilmediği anlatılmaz" diyerek bana daha fazla şey söyleme fırsatı doğurdu. Benim yazılarımda hepsi var. Ayrıca genç eleştirmenler arasında benden daha ayrıntılı yazanını bulun, ben bir de özür yazısı yazacağım. SÖZ! Peki ya gençler onlara verilen destekle, heyecandan tir tir titrese? Nasıl olur?
4) MEN
Bu başlık, beni ve benim gibi düşünenleri, böyle negatif söylemler ile eleştirmenlikten "men ettirme"yi sitemliyor. Lâkin bu yazının da bir eleştiri olduğu unutulmamalı. Üstelik Üstün Bey'in "kötü oyunları yazmıyorlar" düşüncesini baz alarak ben de şunu söyleme hakkını kendimde buluyorum: "bir yazıdan iki oyun çıkarıyorlar", "kötüleri de iyi diye yutturuyorlar", "televizyonlarda mantık dışı doluluk olanları veriyorlar." Ya bunları ne yapacağız? Men edebilir miyiz? Peki ya "men" eki, "eleştir" ile birleştirilip bir anlam kazansa? Nasıl olur?
Not: Üstün Akmen, kırıcı olmadığı sürece eleştirilmeyi sevdiğini de söyledi. Bu yazının kırıcı olduğunu düşünmüyorum. Fakat kendisi son derece kırıcı cümleler sarf ediyor. Bir de DT'nun 13 ilde sahnesi olduğunu sanıp (hepsinde oyun izlemiş) doğru sayının 21 olduğunu bilmiyor. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin içine (salon kısmı) fevkalade güzel demekle büyük bir hata yapıyor. Bu hatayı Toron Karacaoğlu'nun bir cümlesi düzeltse daha iyi olur: "Yahu adamlar seyircinin en güzel göreceği yere merdiven boşluğu yapmışlar. Neresi güzel?" Ahhh hep bir boşluk işte...
Üstün Bey, hükümetin 2023 hedef politikasından korkuyor ve beğenmiyormuş. Kendisinin eleştiri ve eleştirmen(ler) için ne gibi hedefleri var acaba? Ben, kendisini programda dinlediğim kadarıyla hedeflerini anladım. Fakat beğenmedim. Bu şekilde düşünen birisine ve onun başında bulunduğu bir kuruma yazılarımın tekini dahi gönder(e)mem. Hayatımda her zaman inandığım şeyleri yaptım. Bu zihniyete de inanmam mümkün değil. Kusura bakmayın...
Üstün Bey, hükümetin 2023 hedef politikasından korkuyor ve beğenmiyormuş. Kendisinin eleştiri ve eleştirmen(ler) için ne gibi hedefleri var acaba? Ben, kendisini programda dinlediğim kadarıyla hedeflerini anladım. Fakat beğenmedim. Bu şekilde düşünen birisine ve onun başında bulunduğu bir kuruma yazılarımın tekini dahi gönder(e)mem. Hayatımda her zaman inandığım şeyleri yaptım. Bu zihniyete de inanmam mümkün değil. Kusura bakmayın...
Programın linki: https://www.youtube.com/watch?v=LUkME4yA300
Okuduğum oyunlar listesi: http://egekucukkipergunluk.blogspot.ca/2014/09/okudugum-oyunlar-listesi.html
Okuduğum oyunlar listesi: http://egekucukkipergunluk.blogspot.ca/2014/09/okudugum-oyunlar-listesi.html
EGE KÜÇÜKKİPER
8 Kasım 2014 Cumartesi
DT Edebi Kurul Toplantısı Fotoğraflarının Bana Anlattıkları
Nejat Birecik: Kendi koltuğumu bıraktım hocam, sizin yanınızda oraya oturmak ne haddime. Size yakın oturuyorum mesafeler olmasın diye. Hocam neden yemiyor sunuz? Hepsi sizin için hazırlandı.
Semih Sergen: Son zamanlarda DT hiç iyi gitmiyor. Şimdi de sen geldin. DT iyice şu önümde duran oralet gibi sarıya kaçtı. Şeker de kullanıyorum ama kâr etmiyor. Ne tat kaldı ne tuz!
Nejat Birecik (iç ses): Anlat sen anlat... Yaşına hürmet dinliyorum. Ben bütün sezon anlatacağım (bildiğimi okuyacağım) zaten.
Refik Erduran: "Ramiz ile Jülide"yi kaldırmadınız değil mi? Bu sezon da oynayacak. Başka hangi oyunlarım oynayacak söyle bakayım Jülide'mm.. DT benim oyunlarımı oynamak zorunda. Yoksa kapatırım! (Ve hemen ardından duyulan Erol Taş gülüşü)
Nejat Birecik (iç ses): Hahahahah hâlâ anlatıyor musun?
NOT: Yazılanlar tamamen kişisel yorumumdur. O toplantıda bulunan hiçbir şahsın ağzından bu cümleler çıkmamıştır. (Öyle umuyorum)
Sadece "Şinasi" ve "Akün" sahneleri için algılamak yanlış olur.
Manzara bu iken toplantı masasında gülebilenlere ve bıyık altından sırıtabilenlere selam olsun!
Önerilerim
- Refik Erduran ve Semih Sergen gençlere yol vermeli.
- Semih Sergen'in ve Refik Erduran'ın yazdığı oyunlar repertuardan çıkartılmalı.
- Semih Sergen masada duran gözlüğünü takmalı!
- Refik Erduran daha demli çay içmeli.
NOT: Fotoğraflar DT facebook sayfasından alınmıştır.
Caps tadında günler dilerim...
EGE KÜÇÜKKİPER
16 Eylül 2014 Salı
Sarıpınar'dan (1914) Soma'ya (2014) Güntekin ve Özakman
Kısa bir süre önce Turgut Özakman'ın, Reşat Nuri Güntekin'in "Değirmen" adlı öyküsünden uyarladığı "Sarıpınar 1914" adlı oyunu okudum. Aklıma Mayıs ayında yaşadığımız Soma faciası geldi. Fakat sadece benim aklıma gelmesi yetmez düşüncesiyle böyle bir yazı kaleme almaya karar verdim. Fikirlerimi daha iyi aktarabilmek (ve oyunu bilmeyenleri aydınlatmak) için sanırım hikâyeyi özetlemem gerek...
1914 yılında Anadolu’daki Sarıpınar kasabasının kaymakamı ve diğer ileri gelenleri, bir bağ evinde eğlence düzenleyip dansöz oynatırlar. Bu eğlence sırasında sarhoş olup dansöz kız Naciye için birbirlerine girerler ve "zelzele" olduğunu sanırlar. Panikle merdivenlerden düşerek bir tarafını kıran kaymakam, sabah uyanıp, kendini sargılar içerisinde yatar vaziyette bulduğunda zelzele olduğuna iyice inanır. Halbuki ne zelzele olmuştur ne de bir tarafı kırılmıştır.
Zelzele olduğu haberi bir telgrafla İstanbul’daki gazetelere
ulaşınca gerçekten bir doğal afet olduğu zannedilir. Basının abartması ve halkın duygularını sömürmesi sonucu felaket bölgesi kabul edilen Sarıpınar’a yardım
yağar. Osmanlı’yı kendi yanında Dünya Savaşı’na sokmak isteyen devletler bile işin içine karışıp yardım gönderirler. Kasaba yetkilileri gelen yardımları halka dağıtmaktansa, yemeyi tercih ederler. Çünkü zelzelenin olmadığını anlamışlar ve yardım parasını dağıtmanın kanuna "aykırı" olduğunu düşünmüşlerdir. Mutasarrıftan valiye kadar devletin değişik kademesindeki yetkililer de işin
aslını fark etmişler ve başlarının derde girmemesi için yalanı örtmeye
çalışmışlardır.
Küçük yalanlar, gittikçe daha büyük yalanlar doğurur. Felaket
bölgesini görmeye devletin en yüksek kademesindeki insanlar, hatta şehzade ve
batılı gazeteciler gelir. İLK defa gördükleri Anadolu halkının sefaletini,
zelzele sonucu oluşmuş zannettikleri için yalan ortaya çıkmaz. Böylece oyun "mutlu" (!) son ile biter.
Hikâye bu şekilde. Olay örgüsüne bakıldığı zaman iki şey ön plana çıkıyor. 1) Yıllardır gidilmeyen Anadolu ve onun durumu. 2) Olmamış bir afetin, değişen koşullar çerçevesinde olmuş gibi gösterilmesi. Basının tutumundan bahsetmiyorum bile. Hatırlatırım biz de bağışta bulunduk. Bence Sarıpınar 1914 BUGÜN için çok şey söylüyor. Bu söyleme, siyasilerin ve devletlerin aradan geçen 100 yıla rağmen değişmeyen tutumları olanak veriyor...
Birinci madde, Soma maden ocaklarının en son ne zaman denetlendiğine, Soma'ya ne gibi yatırımların yapıldığına (!) ve en son ne zaman gidildiğine bakılarak değerlendirilebilir. İkinci madde ise Soma'da zaten olmuş olan bir afetin (yine değişen koşullar çerçevesinde), olmamış gibi gösterilmesi, işin kara mizah yönünü ve acı tarafını ortaya dökebilir. Unutmayın Başbakan, 1500'lü yılların örneğini vermiş, durumu olağan kılmıştı...
Tüm bunlar "göstermeci" oyun biçimi içerisine yerleştirilip, bugüne ayna tutabilir. Hikâye bunu söylüyor. Hatta bağırıyor. Özakman, "Resimli Osmanlı Tarihi" adlı oyunun da şöyle der: "Dün, bugünü yaratır, yarını da bugün." Çok doğru. Lâkin biz bugüne bakmadan "Yarının Oyunları"nı yapmakla meşgulüz. Üzgünüm ama bu böyle...
Tiyatrolar haldır haldır oyun arayışı içindeler. Bazıları da yabancı öyküleri oyunlaştırıyor. Elimizde böyle bir oyun/öykü var iken ve güncelliğini hâlâ koruyor iken (ne yazık ki) İBBŞT, DT ve tüm ÖZEL tiyatrolar, dramaturglar, rejisörler ve oyuncular neyi bekliyor? Oyunun adı bile hazır "Soma 2014"
Demem o ki 1914'ün "zelzele"si, 2014'ün "maden ocağı/göçüğü" olabilir. Benim elimde imkân olsa bir dakika bile durmam. Oyunda şöyle bir cümle var: "Bu felaket, bizi birbirimize yakınlaştırır." Birbirimize yakınlaşmak için bir olayı (mucizeyi) beklediğimiz muhakkak. "Kardeş" (!) olan bizler, kardeşliğin gereğini yerine getir(e)miyoruz. Umarım bu cümle yönetmenlere ışık olur da, iki olay birbirine yakınlaşıp, ortaya çıkan sonuç sahneye ve seyirciye geçer...
EGE KÜÇÜKKİPER
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






